Previous Sonraki
DOĞUM İSTATİSTİKLERİ, 2013 Canlı doğan bebek sayısı 3 766 azaldı Canlı doğan bebek sayısı 2012 yılında 1 286 828 iken bu sayı %0,...
İNTERNET BAĞIMLILIĞI ÇOK TEHLİKELİ HALE GELDİ Fırat Üniversitesi (FÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murad Atmaca, cep telefon...
HANEHALKI İŞGÜCÜ İSTATİSTİKLERİ, OCAK 2014 İşsizlik oranı %10,1 seviyesinde gerçekleşti Türkiye genelinde işsiz sayısı 2014 yılı Ocak döneminde ...
İL DÜZEYİNDE YAŞAM MEMNUNİYETİ, 2013 Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2013 yılında ilk defa il düzeyinde yapıldı İlki 2003 yılında Hanehalkı B...
MAAŞLARA DEVLET GARANTİSİ GELİYOR Devlet, maaşını alamayan veya şirketi zora düşen milyonlarca çalışanın imdadına yetişiyor. Ücretleriniz gar...
BANKADA HESABI OLANLAR DİKKAT! İŞTE SON TARİH… Tüketiciler Derneği (TÜDER) Genel Başkanı Aydın Ağaoğlu, 28 Mayıs'ta yürürlüğe girecek olan yeni Tüketici K...
LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR İÇİN '1 TL'YE 1 CAN' KAMPANYASI Yavuz Sultan Selim İlkokulu öğrencilerinin başlattığı kampanya kapsamında minik öğrenciler kapı ...
TÜRK GENÇLERİN MUTLULUK ENDEKSİ AÇIKLANDI Uluslararası Gençlik Vakfı 'mutluluk' endeksini açıkladı. 30 ülkedeki gençlerin yaşam kalitesini inceleyen ...
NİHAYET ÇOK TARTIŞILAN ALANA DÜZENLEME GELİYOR Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'nın dört yıldan bu yana bankacılıktaki işlem ücretlerini azaltma yönündeki ç...
YETİŞTİRME YURTLARI TAMAMEN KAPATILIYOR Türkiye'de binlerce kimsesiz çocuğun barındığı ve birçok hikayeye konu olan yetiştirme yurtları, artık tari...
EVLENME VE BOŞANMA İSTATİSTİKLERİ, 2013 Evlenmeler %0,6 azalırken boşanmalar %1,6 arttı Evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre %0,6 az...
İSTANBUL'DA ASGARİ AYLIK YAŞAM MALİYETİ NE KADAR? İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Şeker, "İstanbul Tüketim Eğilimi ...
REKLAMLARDAKİ GİBİ DİŞ FIRÇALAMAYIN! Selçuk Üniversitesi (SÜ) Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr...
İSTİFA EDEN MEMUR NASIL EMEKLİ OLUR? Akşam'ın haberine göre, Sosyal Güvenlik Reformu sonrasında isteğe bağlı sigortalılık konusunda önemli ...
BAKAN İSLAM: SOSYAL BELEDİYECİLİĞİ VE SOSYAL DEVLETİ ÖN PLANA ÇIKARMAYA ÇALIŞIYORUZ Yunus Emre Kültür Merkezinde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Keçiören Belediyesi arasında yapılan...
AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANI AYŞENUR İSLAM'IN 18-24 MART YAŞLILARA SAYGI HAFTASI MESAJI Yaşlılar bizim en değerli varlıklarımızdır. Onlara sağlıklı, etkin, hayatın içinde, aktif ve mutlu olduklar...
İSTATİSTİKLERLE YAŞLILAR, 2013 Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2013 yılında %7,7’ye yükseldi Yaşlı (65 ve daha yukarı...
KREDİ KARTINDA ASGARİ ÖDEME TUZAĞI! Takvim Gazetesi Ekonomi Müdürü Faruk Erdem A Haber'de Bize Sorun programında kredi kartındaki bu faiz tuzağ...
OKULU BİTİRENE DEVLETTEN 100 BİN LİRA HİBE! Üniversitelerin temel eğitim bölümlerini seçen öğrencilere 2 bin liraya kadar burs desteği vereceğini açıkl...
HANEHALKI İŞGÜCÜ İSTATİSTİKLERİ, ARALIK 2013 İşsizlik oranı %10 seviyesinde gerçekleşti Türkiye genelinde işsiz sayısı 2013 yılı Aralık döneminde ...
MALİYE BAKANI'NDAN ÇİFTÇİYE MÜJDE! Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, tarımsal destekleme ödemeleri kapsamında çiftçi ve üreticilere ödenmek üzere 1...
YAŞAM MEMNUNİYETİ ARAŞTIRMASI, 2013 Mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı %59 oldu Mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2012 yıl...
EMEKLİ MAAŞINI ARTIRMANIN FORMÜLÜ! Konuyu köşesine taşıyan Sabah yazarı Faruk Erdem şöyle açıkladı; Emekli maaşı basit olarak ortalama aylık k...
İŞGÜCÜ MALİYETİ ENDEKSİ, IV. ÇEYREK: EKİM - ARALIK, 2013 Saatlik işgücü maliyeti endeksi bir önceki çeyreğe göre %4 arttı Mevsim ve takvim etkilerinden arındı...
HANEHALKI İŞGÜCÜ İSTATİSTİKLERİ, 2013 İşsizlik oranı %9,7 tarım dışı işsizlik oranı ise %12 olarak gerçekleşti Türkiye genelinde işsiz sayıs...
İSTATİSTİKLERLE KADIN, 2013 İleri yaş gruplarında kadın nüfus erkek nüfustan fazladır Türkiye nüfusunun 2013 yılında (76 667 864) ...
AB ÜLKELERİNDE KADINA ŞİDDET   Şimdiye kadar bu konuda yapılan en geniş çaplı çalışma olduğu belirtilen araştırma, AB ülkelerindeki ...
ÜCRETSİZ VEYA İNDİRİMLİ SEYAHAT KARTLARI YÖNETMELİĞİ ÜCRETSİZ VEYA İNDİRİMLİ SEYAHAT KARTLARI YÖNETMELİĞİ ...
GENÇ KOORDİNATÖRLER ARANIYOR Yeşilay’a Gönüllü Koordinatörler Yürüyen ve planlanan projelerimizde görevlendirilmek üzere gönül...
BAĞIMLI OLMA, MUTLU OL! SAĞLIKLI OL, YAŞAMAYI SEÇ! 1920 yılında kurulan Türkiye’nin en köklü kuruluşu Yeşilay’ın kuruluş haftası olan “...
BİLGİSAYAR OYUNLARI KEDİ KATİLİ YETİŞTİRİYOR Öfke kontrolü, iletişim becerileri, çocuk ve ergen iletişimi konularında seminerler düzenleyen İlknur ...
BAKAN İSLAM, BAKANLIK TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLERİ ANLATTI Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, Bakanlık'ta düzenlendiği basın toplantısında, kamuoyunda "...
AÇLIK SINIRI KAÇ OLDU BİLİYOR MUSUNUZ?   Türk-İş, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikli...
ASPB NIN YENİ MÜSTEŞARI Bolu Valisi olarak atanan Ahmet Zahteroğulları'ndan boşalan  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarl...
ÜCRETSİZ KARTLAR GELİYOR! Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın hazırladığı ulaşım kartları, kırmızı-beyaz renkte ve üzerlerinde ü...
HÜKÜMETTEN 5 MİLYON KİŞİYE PRİM MÜJDESİ! Bu kişilerin sağlık hizmetlerinden düşük primle yararlanmasının önü açılıyor. Bağ-Kur'a borcu olanlar, geli...
KAMUYA 12 BİN YENİ PERSONEL ALINACAK Meclis Genel Kurulu, engelli çocuğu bulunan memur ve askerlere yılda 10 gün mazeret izni verilmesi, sahiple...
İSTANBUL'UN 110 GÜNLÜK SUYU KALDI! İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresinin (İSKİ) istatistiklerinden derlenen bilgiye göre, kentesu sağlayan Öm...
ACİLDE PARA İSTENMESİ DURUMUNDA NE YAPMALI? Acil serviste mevzuata göre sosyal güvenlik kapsamında olsun veya olmasın hastanelerin acil servisinde teda...
HANEHALKI İŞGÜCÜ İSTATİSTİKLERİ, KASIM 2013 İşsizlik oranı %9,9 seviyesinde gerçekleşti Türkiye genelinde işsiz sayısı 2013 yılı Kasım döneminde ...
DİZİLERİ HEM ŞİKAYET ETTİK HEM İZLEDİK Televizyon yayınlarıyla ilgili Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) İletişim Merkezine geçen yıl yapılan b...
OBEZİTE PSİKİYATRİK BİR BOZUKLUK MUDUR? Diyet yapmak her ne kadar kilo kontrolünün olmazsa olmaz parçası gibi gözükse de diyetlerin zaman içerisind...
TAŞERON İŞÇİYE ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK'TEN MÜJDELİ HABER! Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile yaptığımız görüşmede, taşeron işçilerle ilgili yürüttükle...
ARTIK KPSS YETERLİ OLMAYACAK! Sabah'ın haberine göre, aday öğretmenlerde, en az bir yıl fiilen çalışmak, disiplin cezası almamış olmak ve...
İŞTE GELECEKTE YILDIZI PARLAYACAK MESLEKLER Gençlerin almak zorunda olduğu en önemli kararlardan biri de kuşkusuz ki meslek seçimi. Bu önemli seçimi ya...
YAZ SAATİNDE ÖNEMLİ 'SEÇİM' DEĞİŞİKLİĞİ Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bu yıl yaz saati uygulamasının yerel seçim nedeniyle bir gün...
ÖĞRENCİYE HARCAMADA TÜRKİYE SON SIRADA OECD verilerine göre, 2011'de Türkiye'deki yetişkin nüfusun yüzde 68'i ortaöğretim düzeyi altında eğitime s...
14 BİN KİŞİ ÇİFTÇİ OLMAK İÇİN İŞKUR'A BAŞVURDU Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkililerinden aldığı bilgiye göre, Türkiye'de tarım ve hayvancılığın...
ÜNİVERSİTELİLER OKURKEN FORMASYON ALABİLECEK Milliyet'in haberine göre, Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK), özellikle fen edebiyat ve ilahiyat fakültesi mez...
TÜRKİYE'NİN İLK KİTAP BANKASI AÇILDI Kitap bağışçılarının katkılarıyla oluşturulan Kitap Bankası’nda üniversite öğrencileri, eğitimleri ve...
ÇALIŞANLARIN ÜÇTE BİRİ KENDİ MESLEĞİNİ YAPMIYOR Araştırma sonuçları, Türkiye'de genel olarak eğitim gördüğü alanla ilgili olmayan işlerde çalışanların oran...
EMEKLİYE 900 LİRA PROMOSYON OLUR MU? Emekliler, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın kamu bankaları ile yaptığı promosyon görüşmelerinde umd...
44 İLDE GEBE OKULLARI HİZMETE BAŞLADI Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, yeni bir hizmete imza attıklarını belirterek gebe okulu açtıklarını, aile...
İŞİNDEN İSTİFA EDENE 10 AY MAAŞ! Konuyu köşesine taşıyan Sabah yazarı Faruk Erdem, istifa edenlerin de bu maaştan yararlanabileceğini yazdı....
MARKETLERİN MAAŞ UYANIKLIĞI DEŞİFRE OLDU Zincir marketler kâr marjlarını artırmak için, ürünlerin fiyatını müşterinin maaş aldığı güne göre ayarlama...
BU MESLEKLERİ YAPANLAR DİKKAT! BİN TL CEZA KESİLECEK Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nca hazırlanan 'Hijyen Eğitim...
İNTERNET YASASI MECLİS'TE KABUL EDİLDİ TBMM Genel Kurulu'nda, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünd...
28 MAYIS'TA EMLAKTA YENİ DÖNEM BAŞLIYOR! 28 Mayıs'ta yürürlüğe girecek yeni yasayla artık ruhsat almadan ev satılamayacak. Konut satın alanlar da 14...
BU MARKALARI SOFRANIZDAN UZAK TUTUN! Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, teşhir edilen et, süt ve bal markalarına karşı dikkatli olunması uyar...
KANSER DALGASI ŞOK ETTİ BU LİSTEYE MUTLAKA BAKIN WHO, kanserin önlenmesine yönelik çalışmalara yoğunlaşılması ve sigara kullanımı, obezite ve alkol tüketimi...
MAKALE
Alıntı Yazılar
Previous Sonraki
DÜŞLER VE UMUTLAR/ HIRSIZLIK FELSEFESİ DÜŞLER VE UMUTLAR/ HIRSIZLIK FELSEFESİ ... İngiliz yazar Charles Dickens''in 1838 yılında yayınladığı, defalarca sinemaya uyarlanan, en son 2005 yılında Roman Polanski tara...
ÇALIŞMADAN EMEKLİ OLMANIN 5 ŞARTI! ÇALIŞMADAN EMEKLİ OLMANIN 5 ŞARTI! İsteğe bağlı sigortalılık zorunluluk prensibinden tamamen farklı olarak işleyen bir sigortalılıktır. Zorunlu olarak sigortalı olması ...
ŞOK İDDİA: 50 YIL SONRA BÖCEK YİYECEĞİZ ŞOK İDDİA: 50 YIL SONRA BÖCEK YİYECEĞİZ Dünyada yenilebilir bin 500 böcek türü bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Bayram, gelecekte savaşların petrolden değil su ve gıda nedeniyle ç...
50'DEN AZ ÇALIŞANI OLAN İŞYERLERİ 1 OCAK 2014'E HAZIR MI 50'DEN AZ ÇALIŞANI OLAN İŞYERLERİ 1 OCAK 2014'E HAZIR MI Doç.Dr. Sayım Yorgun 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, işçi sayısı ne olursa olsun tüm işyerlerini kapsamına alan ve işçi s...
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ HAKKINDA TÜM BİLİNMEYENLER İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ HAKKINDA TÜM BİLİNMEYENLER Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sayım Yo...
MAHALLENİN MAHALLE BASKISINA DÖNÜŞ ÖYKÜSÜ MAHALLENİN MAHALLE BASKISINA DÖNÜŞ ÖYKÜSÜ MAHALLE BASKISI Prof. Dr. Recep BOZLAĞAN Batan güneşin renkleri gibi solmaya yüz tutan bir değerler manzumesiydi mahalle. ...
ŞEHİR DÜŞTÜ, DEMEDEN ÖNCE ŞEHİR DÜŞTÜ, DEMEDEN ÖNCE   Mahmut Çetin Bizanslı tarihçi Yeorgios Francis, İstanbul’un fethi için yazdığı kitabının adını ‘Şehir Düştü!&...
YAŞLILAR İÇİN DÖNÜŞSÜN KENTLER YAŞLILAR İÇİN DÖNÜŞSÜN KENTLER Cihan AKTAŞ "Ortalık insan yüzü görmek için süpermarketlere gidip hiçbir şey almadan çıkan ama bu arada birileriyle iki cümle kurabil...
İŞ BULDURAN ÖZGEÇMİŞ HAZIRLAMANIN PÜF NOKTALARI! İŞ BULDURAN ÖZGEÇMİŞ HAZIRLAMANIN PÜF NOKTALARI! 'İnsan Kaynakları' eki veren birçok gazetenin en çok işlediği konuların başında özgeçmiş (CV) hazırlama teknikleri geliyor. Deyim yerinde...
İYİ BİR ARAŞTIRMA OLUMSUZ SONUÇ İYİ BİR ARAŞTIRMA OLUMSUZ SONUÇ Aile ve Sosyal Politikalar bakanlığının 10 milyon 578 bin hanede 2011 yılında yüz yüze yaptırdığı Türkiye Aile Yapısı Araştırması TAYA'nı...
AÇLIK SINIRI VE ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRI VE ASGARİ ÜCRET Abdülkadir Özkan Her ay açlık ve yoksulluk sınırını gösteren rakamlar açıklanıyor. İşçi sendikaları konfederasyonları bu işin öncülüğ...
İŞ GÜVENLİĞİNDE YENİ DÖNEM BAŞLIYOR İŞ GÜVENLİĞİNDE YENİ DÖNEM BAŞLIYOR Hüseyin GÖKÇE   ANKARA - Bir kişi dahi çalıştıran işyerlerinin, iş güvenliği ve sağlığı önlemleri almasını öngören 6331 sayılı İş Sağ...
TÜKETİM KÖLELİĞİNDEN “KARA CUMA’YA” TÜKETİM KÖLELİĞİNDEN “KARA CUMA’YA” Fevzi Öztürk/ Dünya Bülteni Modern zamanların en büyük hastalığı “tüketim köleliği” gün geçtikçe modern bireyi biraz daha...
İSLAM, KAPİTALİZMİN YEDEK PARÇASI DEĞİLDİR İSLAM, KAPİTALİZMİN YEDEK PARÇASI DEĞİLDİR Muhammed Amara Batılılar ekonomik krizden kurtulmak için faizsiz İslami bankacılık sistemini istiyor ama kapitalizmin felsefesine ve...
REFAH DEVLETİ VE REFAH REFAH DEVLETİ VE REFAH ATILLA YAYLA  1800'den 2000'e dünya kişi başına geliri 8 kat arttı. Nüfus 1 milyardan 7 milyara yükseldi. Dünya iki asır içinde yakla...
AVRUPA'DA İŞSİZLİK VE AVRUPA'DA İŞSİZLİK VE "YENİ UMUT YOLCULARI" Sinan Özdemir / Dünya Bülteni - Brüksel   İMF, Avro Bölgesi GSMH'sının gelecek yıl (-0,2)'den (+0,7)'ye yükseleceğini öngörüyor. Büyü...
NOBEL’İN GÖLGESİNDE ‘SOSYAL BARIŞ’ NOBEL’İN GÖLGESİNDE ‘SOSYAL BARIŞ’ Sinan Özdemir/ Dünya Bülteni - Brüksel Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları Perşembe ve Cuma günü bir araya gelerek,  Nobel ba...
KÜRESELLEŞEN DÜNYADA GELİR DAĞILIMI VE YOKSULLUK KÜRESELLEŞEN DÜNYADA GELİR DAĞILIMI VE YOKSULLUK Fevzi Öztürk/ Dünya Bülteni Dünyanın en büyük ve en önemli sorunlarından biri de adaletsiz ge...

KİTAP
Previous Sonraki
KÜRESELLEŞEN DÜNYADA ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA KÜRESELLEŞEN DÜNYADA ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA Sakarya Yayıncılık tarafından Ocak 2013 tarihinde basılan kitabın editörlüğünü Prof. Dr. Ali Seyyar ile Yrd. Doç. Dr. Cihan Selek Öz üstl...
AH YAŞLILIK “Hayatın her döneminin keyifli ve zor yanları var. Çok yönlü gerileme ve kayıplara denk gelen yaşlılık döneminin zorlukları, çoğu k...
KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE REFAH DEVLETİ Refah devleti ile ilgili bu kitap 2004 yılında İTO tarafından yayınlandığında, alanındaki ilk çalışmalardan bir tanesi özelliğini taşımak...
İŞSİZLİK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE KOBİ'LERİN DESTEKLENMESİ Şurası muhakkaktır ki, küçük ve orta ölçekli işletmelerle ilgili konular çok geniştir ve bu çalışmanın kapsamını hayli aşmaktadır. Bu kit...
KOBİL’ERDE ESNEK ÇALIŞMA John Maynard Keynes, bundan yaklaşık 75 yıl önce bir öngörüde bulunmuş ve torununun yaşayacağı gelecek zamanda, çalışma sürelerinin günlü...
AB’YE UYUM SÜRECİNDE GENÇ İŞSİZLİĞİ AB’YE UYUM SÜRECİNDE GENÇ İŞSİZLİĞİ Sahip oldukları biyolojik, sosyolojik ve yapısal özellikleri bakımından toplumların “en dinamik” ve “yatırım yapıl...
DÜNDEN BUGÜNE İSTANBUL’DA ULAŞIM DÜNDEN BUGÜNE İSTANBUL’DA ULAŞIM M.Ö. 7000’li yıllara dayandırılan ulaştırma olgusu, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, çevresel ve hatta as...
Sosyal Politika Sosyal Politika Abdülkadir Şenkal, istanbul: Alfa Yayınları, 2005, 606 s. Hiç şüphesiz küreselleşmeden en çok etkilenen ...
Kimlik Yanılsaması Jean-François Bayart, istanbul: Metis, 1999, 272 s.   Bugün Eski Yugoslavya'dan Orta Afrika'ya, Hindistan'dan Türkiye ya da Cezay...
Ağlayan Dağ Susan Nehir,   Ayşegül Devecioğlu istanbul: Metis 2007, 264 s.   Metis Yayınları'ndan çıkan ikinci romanı de gerçekle yalanın iç içe geçti...
Türkiye'de Çingene Olmak   Mustafa Aksu, istanbul: Kesit Yayınları, 2006, 135 s.   Çingenelerle ilgili şimdiye kadar birçok kitap yazıldı. Ama hiçbiri...
Osmanlı İmparatorluğu'nda Çingeneler Vesselin Popov ve Elena Marushiakova, istanbul: Homer Yayınları, 2006, 112 s.   Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kanadı Balkanlar...
Ameleden İşçiye   Ahmet Makal, istanbul: iletişim, 2007, 404 s.   Erken Cumhuriyet döneminin emek tarihine ilişkin gelişmelerini çeşitli yanl...
Dünyanın Zenginliği, Ulusların Fakirliği   Daniel Cohen, çev. Dilek Hattatoğlu, istanbul: iletişim, 2000, 139 s.   Küreselleşme, bugün pek çok şeyi açıklamakta kullan...
Tuhaf Zamanlar   Eric Hobsbawm istanbul: iletişim, 2006, 549 s.   20. yüzyıl tarihini diğerasırlarınkinden I ayıran en önemli izler; dünya s...
Yersiz Yurtsuz   Edward W. Said, çev., istanbul: iletişim, 2003, 440 s.   Yersiz Yurtsuz, 2003 yılında yitirdiğimiz Edward W. Said'in çocukl...
Avrasyalı Olmak Banu AVAR, istanbul:Truva Yayınları, 2007   TRT ve BBC başta olmak üzere birçok önemli kuruluşta çalışarak 60'dan fazla ülkeyi zi...
Çocuk ve Aile Sorunlarının Terapi ile Tedavisi Fatih Kılıçarslan, Ankara: Nobel Yayıncılık, 2006.   içinde yaşadığımız toplumda sağlık, eğitim ve sosyal hizmet uygulamalarında ...
Global İşletme, Yerel Emek: Türkiye'de İşçiler ve Modern Fabrika Nadir Suğur ve Theo Nichols, istanbul: iletişim, 2000, 271 s.   Küreselleşme sürecinin temel paradoksularından biri; sermaye küre...
Sosyal Adalet ve Şehir David Harvey, çev. Mehmet Moralı, istanbul: Metis Yayınları, 2. baskı, 2006, 292 s.   Sosyal Adalet ve Şehir, mekân çalışmalarınd...
İstanbul'da"Soylulaştırma": Eski Kentin Yeni Sahipleri   Der. David Behar ve Tolga islam, istanbul Bilgi Ünviversitesi Yayınları, 2006, 221 s.   Soylulaştırma veya eski tabiriyle m...
Yerinden Yönetim ve Siyaset   Ruşen Keleş, istanbul: Cem Yayınevi, 5. baskı, 1992, 560 s.   Yerinden Yönetim ve Siyaset adlı yapıtta, demokratik yaşamın ...
Belediye Kanunu ve Büyükşehir Belediye Kanunu   Sadettin Doğanyiğit, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 1198   Yerel yönetimlerin çevre sorunları, çarpık kentleşme, altyapı ve tra...
Refah Devletinin Krizi   Pierre Rosanvallon, çev. Burcu Şahinli, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2004, 158 s.   Rosanvallon, bu çalışmasınd...
Cumhuriyet Türkiye'sinde Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politikalar Nadir Özbek, istanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2006, 431 s.   Emeklilik Gözetim Merkezi'nin desteğiyle Tarih Vakfı tarafından...
Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar: Reform Der. Hüseyin Özgür ve Muhammet Kösecik, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, 2005, 712 s.   Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar: Refo...
Sosyal Politika Perspektifinden Yerel Yönetimler (İngiltere, İsveç, Türkiye Örneği)   Halis Yunus Ersöz, istanbul: Filiz Kitabevi, 2004, 230 s.   Yerel yönetimlerve sosyal politika icraatları üzerine dilimizde...
Degişen Dünyada ve Türkiye'de Sosyal Politikalar Ali Seyyar, istanbul: Değişim Yayınları, Ekim 2006, 373 s. Türkiye'de sosyal politika alanına yönelik bilimsel ç...
Küresel Sosyal Politika: Uluslararası Kuruluşlar ve Refahın Geleceği   Bob Deacon, Michelle Hulse, Paul Stubbs, London: Sage Publications Ltd., 1997, 252 s.   Küresel Sosyal Politika (Global Soc...
Sosyal Güvenlik Sosyolojisi   Sevda Demirbilek, istanbul: Legal Yayıncılık, 2005, 352 s.   Esas olarak hukuk ve ekonomi dallarının ilgi alanına girmiş ve...
Mobbing: İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri Şaban Çobanoğlu, istanbul: Timaş Yayınları, 2005, 256 s.   işyerinde psikolojik terör, duygusal linç, yıldırma, işyeri sendromu v...
Mendile, Simite, Boyaya, Çöpe... Ankara Sokaklarında Çalışan Çocuklar Betül Altıntaş, istanbul: iletişim, 2003, 256 s.   Sokaklarda çalışan çocuklar, son on yılda Tü rki ye' d e k en t hayatında gitt...
Makale


Sosyal Belediyecilik; son dönemlerde yerel yönetimlerin gündemine girmiş ve çok sık kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal Belediyecilik üzerine bir çok Akademik çalışma yapılmış makale ve tezler yazılmıştır ki, bunların hepsini okumak ve takip etmek bile çok zordur. Ama uygulamaya baktığımızda, kendisini sosyal belediyeci olarak tanımlayan ve yaptıklarına da “Sosyal Belediyecilik” olarak nitelendiren o kadar çok belediye başkanı ve belediye var ki… Bu durum neredeyse, meşhur hikâyedeki; “körlerin fil tarifine” dönüşmüş durumda. Herkesin tanımı ve uygulaması kendisine mahsus… Bu sebeple de bir belediye başkanını, “Sosyal Belediyecilik” adına bir faaliyet yapmaya görsün, bu yapılanın farklı versiyonları (kopyaları) hemen devreye giriyor ve birçok belediye başkanı da yapılanları maalesef hemen taklit ediyor… Peki bu yapılanlar gerçekten “Sosyal Belediyecilik” faaliyeti midir? Bizim halkımızın buna ihtiyacı var mıdır? Yapılan bu faaliyetler, halkımıza gerçekten sosyal bir değer katacak mıdır? Sosyal bir yaraya merhem olacak mıdır? Vb. Bu soruları artırmak mümkün. Burada amaç; “Sosyal Belediyecilik” mi? Yoksa farklı bir icraatla öne çıkmak ve yapay farklar oluşturmaya çalışmak mı?

Öncelikle “Şehremini’nin anlamı ile başlamak istedim. Şehremini; ”Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat'a kadar saray ve devlet yapılarının onarımına, haremin gider ve aylık işlerine bakmakla yükümlü kimse. Şehremanetinin başında bulunan kimse, belediye başkanı.

Şehremaneti de; Osmanlı İmparatorluğu'nda, bugünkü belediye zabıtası görevini yapan, kentin temizlik ve güzelliğiyle ilgilenen yerel yönetim. Bugünkü belediyenin, Türkiye'de kurulan ilk biçimi.

Kısaca Belediyeciliğin Osmanlı’da nasıl olduğuna da bakacak olursak; Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat’tan önceki dönemde belediye idaresi İslâmî esaslara dayanmakta ve kadı tarafından temsil edilmekteydi. Kadı idari, adli ve beledi yetkilerin hemen tümüne sahip ve atama yolu ile işbaşına gelen bir devlet memuruydu. Kadı hem hakim, hem mülki amir, hem de belediye başkanıydı. Hâkim sıfatıyla baktığı davalardan aldığı harçlar dışında, devlet bütçesinden bir maaş almazdı.

Osmanlı şehir yönetiminde adli, mülki ve beledi fonksiyonlar birbirinden ayrılmamıştır. Bu fonksiyonları yerine getirmekle görevli kadının subaşı, naip, imam ve muhtesip gibi yardımcıları vardır. Subaşı şehrin güvenliğinden kadıya karşı sorumlu emniyet amiridir. Naip, kadının yargıdaki yardımcısı, imam ise mahalle yöneticisidir.

Kadının tek başına bu denli değişik ve ağır görevleri yerine getirmesi imkânsız idi. Kadının kentin muhtelif yerlerinde ayak naibi adı verilen vekilleri vardı. Semtlerden bir alt kademede bulunan mahallelerde ise mahalle imamları kadının görevlerini yerine getirmekle mükellefti. Kadının beledi yetkilerini kullanmasında muhtesip adı verilen bir yardımcısı da vardı. Muhtesip esnafın denetlenmesinde, narhın saptanmasında, temizliğin kontrolünde ve beledi müeyyidelerin uygulanmasında kadının başlıca yardımcısı olup, bir tür belediye zabıtası müdürü işlevi görüyordu. Bunların dışında kalan belediye hizmetlerini de, başta vakıflar olmak üzere sivil örgütler yerine getiriyordu. Bunlar arasında mahalle, Osmanlı’dan devralınan en canlı ve fonksiyonel bir mahalli idare birimiydi.

Kadının belediye işlerinden sorumlu yardımcısı ise “muhtesip” tir. Muhtesip, ihtisab ağası, esnafı denetleyen, ticari hayatın düzenini sağlamaya çalışan kişi anlamına gelmektedir. İhtisab ise Kelime olarak, çirkin ya da zararlı bir fiili yasaklamak ve iyiliği emretmek anlamına gelir. Kısaca iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak felsefesi, Osmanlı belediye hizmetlerinin de temel mantığını oluşturmuştur.

Osmanlı vakıfları, günümüzde belediye ve bayındırlık hizmetleri denilen konuların önemli bir bölümünü üstlenmiştir. Camiler, mescitler, medreseler, imaretler, hamamlar, çeşmeler, köprüler, hanlar, kervansaraylar ve darüşşifaların hemen tümü vakıf eserleridir.

Ülkemizde sosyal belediyecilik anlayışına bakıldığında, sosyal belediyeciliğin köklerinin Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzandığı görülmektedir. 

Kısaca söz etmeye çalıştığım tanım ve tarihi bilgilerden sonra, sosyal belediyecilik kavaramı üzerinde durabiliriz. Sosyal belediyecilik; sosyal devletin, vatandaşlarına sunmakla yükümlü olduğu sosyal politika ve faaliyetlere belediyelerin de katılıp yerel düzeyde birtakım sosyal yardım ve hizmetleri yapmasını ifade etmektedir.

Sosyal belediyecilik, belediyelerin sosyal fonksiyonlarını arttıran ve sosyal yaşam içinde aktif hale gelmelerini sağlayan, yani sosyal devletin gereklerini gerçekleştirmeye yönelik olarak belediyelere yeni birtakım görevler yükleyen bir anlayıştır.

Sosyal belediyecilik, belediye ’ye, bulunduğu mahallin fiziki yapısına dair hizmetlerin yanında sosyal alanlarda da planlama ve düzenleme işlevi yükleyen bir anlayıştır.

Ülkemizde 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu ile diğer bazı kanunlar, belediyelere sosyal yardım ve sosyal hizmet alanında önemli yetki ve fonksiyonlar yükleyerek, belediyeleri mahalli düzeydeki sosyal politika ve sosyal refah hizmetlerinin yerine getirilmesinde ve sınırları içindeki vatandaşların refahının artırılmasında etkin kuruluşlar haline getirmektedir.

Bu sözü edilen 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu ile diğer kanunlardaki hükümler doğrultusunda, sosyal belediyecilik kapsamında yapılabilecek hizmetleri de genel olarak şöyle özetlenebiliriz;

Kimsesizlerin, evsizlerin, sokak çocuklarının ve muhtaç kadınların barınma ihtiyaçlarını karşılamak, öksüzlere çocuk yuvaları ve kreşler yapmak, yaşlılara huzurevleri tesis etmek, sağlık merkezleri, sağlık ocakları, gezici sağlık otobüsleri, ön tanı merkezleri açmak, hastaneler civarında hasta yakınları için misafirhaneler oluşturmak,   kültür, sanat ve spor tesisleri açmak, tiyatro, sinema, kütüphane ve kültür merkezlerini mahallelere kadar yaygınlaştırmak, fakir, muhtaç ve yaşam mücadelesi veren kesimlere yönelik aş evleri ve imarethaneler kurmak, özürlüler için ulaşım, eğitim ve sosyo-kültürel ortamlarda kolaylık sağlayıcı tedbirler almak, beceri ve meslek edindirme kursları açmak, park-bahçeler ve piknik alanlarını yaygınlaştırmak, doğal dengeyi koruyan ve çevresel şartları düzenlenmiş ucuz konut alanları üretmek, iş kuracak kadın ve gençlere yönelik rehberlik hizmetleri yapmak, onlara makine ve ekipman desteği sağlamak, tanzim satış mağazaları ve ekmek fabrikaları kurmak gıda, kömür, ilaç, kırtasiye malzemesi yardımı yapmak, toplumsal gruplar, sivil toplum kuruluşları ve kitle örgütlerine rehberlik etmek, onlarla dayanışma ve yardımlaşmayı geliştirmek ve gençlerin, engellilerin ve kadınların toplumsallaşmalarını sağlayacak merkezler açmaktır.
          
Sosyal belediyecilik, geleneksel belediyecilik anlayışının dışına çıkan bir anlayıştır. Bu anlayış belediyeleri sadece bir alt yapı yapan bir birim olarak değil de, insanların sosyal ve kültürel hayatına katkıda bulunan, bu konuda görev ve sorumluluklar alan bir hizmet/yönetim birimi olarak görür.
Sosyal bir belediyenin her şeyden önce yapması gereken ilk iş, belediye sınırları içerisinde bir sosyal doku haritasının çıkartılmasıdır. Yani belediye, sınırları içerisinde yaşayan halkın gelir durumu, kültürel donanımı, eğitim durumu, yaşı, cinsiyeti gibi bilgileri, anket, istatistik, kamuoyu araştırmaları vb. bilgi toplama ve araştırma teknikleri ile temin etmelidir.

Temin ettiği bilgiler sayesinde nerede, hangi kitlenin, neye, ne kadar ihtiyaç duyduğu konusunda ve hizmet sunumunda etkinlik, verimlilik, adalet gibi değerlerin ön plana çıkması sağlanabilecektir. Sosyal belediyecilik, yardıma ihtiyaç duyanlara yardım etmek yanında, onları yardıma muhtaç olmaktan çıkarmayı da hedefler.

Sosyal belediyecilikte amaç; sosyal sorunların ortaya çıkmasına engel olmak, bu konuda önleyici tedbirler almak, böylece insanların mutlu, huzurlu, sosyal refah düzeyi yüksek bir ortamda yaşamasına olanak sağlayarak; çocuklara, gençlere, kadınlara, yaşlılara, özürlülere, muhtaç ailelere hatta tüm halka yönelik sosyal hizmet projeleri üretmektir.

Belediyelerimizin Sosyal Belediyecilik adına yapmış olduğu faaliyetlerden birkaç örnek verebiliriz;

 Gençlik Merkezleri
 Çocuk Kulüpleri
 Sokakta Çalışan Çocuklar Merkezi
 Bilim Merkezleri
 Çocuk Koruma ve Danışma Merkezi
 Çocuk Meclisi
 Eğitim ve Dinlenme Tesisleri
 Evlendirme Faaliyetleri
 Çocukları Sünnet Etme Faaliyetleri
 Yaşlılar ve Gençler Bilgi Erişim Merkezi
 Şefkat Evleri
 Yaşlılara Hizmet Merkezi
 Engelliler Lokali
 Engelliler Hizmet ve Rehabilitasyon Merkezi
 Engelliler Ticaret Merkezi
 Görme Engelliler Eğitim ve Teknoloji Merkezi
 Hanım Lokalleri
 Kadın Konukevleri vb.

Yukarıda verdiğimiz bu örnekler, belediyelerin sosyal belediyecilik adına yaptıkları çalışmaların tamamını ifade etmemektedir. İçerik olarak aynı işin yapıldığı, ancak farklı isimlerle isimlendirilen bir çok örnekte bulmak mümkündür.

Sosyal belediyeciliğimiz neden olması gerektiği gibi değil?

 Her şeyden önce sosyal belediyecilik kavramı yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine belirli dönemlerde aynî yardım ya da çok zor anlarda parasal yardım yapmak şeklinde dar bir anlamda algılanmaktadır.

 Belediyelerin sosyal belediyecilik adına kalıcı değil, geçici projeler üretmeleri, sosyal yardım ve sosyal politika uygulamalarına esas olacak kentsel doku haritalarının yetersizliği veya hiç çıkartılmamış olması ile merkezi yönetim birimleri, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerle işbirliği ve eşgüdüm eksiklikleri,

 Sosyal barışa, sosyal kalkınmaya önemli katkılar sağlayacak en önemli aktörlerden birisi olarak idealize edilen sosyal belediyecilik birçok belediye tarafından, belediyecilik alanında yapılacak en son aşama olarak değerlendirilmektedir. Bu ise belediyelerin geniş kapsamlı sosyal belediyecilik faaliyetlerine kendilerini kapatmalarını ve kendilerini dar kapsamlı sosyal belediyecilik anlayışına mahkum etmelerini doğurmaktadır.

 Sosyal belediyecilik kavramının dar anlamda algılanmasında belediye başkanlarının Sosyal politikalar alanında yetersiz bilinç düzeyine sahip olmaları, geniş kapsamlı sosyal belediyecilik anlayışına negatif yaklaşmaları ve sosyal politikaları merkezi yönetimin görevi olarak görmeleri önemli nedenlerin başında gelmektedir.

 Sosyal belediyecilik uygulamalarının, halkın acil ihtiyaçlarının geçici olarak bir  defaya mahsus karşılanması olarak algılanması,

 Sosyal hizmetler alanında belediyelerde yetişmiş kalifiye elamanın bulunmamasıdır.

Sosyal Belediyecilik Konusunda Neler Yapılabilir?

Sosyal belediyecilik misyonu; sosyal sorunlar ortaya çıktıktan sonra müdahale eden bir anlayışla değil; öncesinde çocuk, genç, kadın, yaşlı, özürlü ve ailelere yönelik sosyal hizmet projeleri ile oluşturmalıdır. Vatandaşlara hasta olmadan oturduğu yerde rehberlik, danışmanlık hizmetleriyle sağlıklı, mutlu ve huzurlu hayatın yaşanmasında öncülük etmelidir. Toplumları sorunlardan koruyucu ve önleyici olmalıdır. Böylece insanın ve toplumun inşasına, sosyal refah düzeyinin gelişimine katkı sağlayabilir.
 
Günümüzde belediyeler, İnsan Merkezli Politikalarla, ancak hizmetlerini toplum temelli organizasyon ve kurumlarla yeniden oluşturarak mutlu aile, güvenli toplum yapısı içerisinde sosyal sorunlara çözüm üretebilirler. Çözüm sürecine uzman profesyonellerden oluşturulan kadrolar yanı sıra gönüllü, sivil oluşumlarında katarak işbirliği ve eşgüdüm içerisinde toplumda sorumluluk duygusu, vatandaşlık bilincini geliştirebilirler.

Belediyeler, ülkemizin sosyal refah düzeyinin yükselmesinde etkin, hareket kabiliyeti yüksek ve en önemli kurumlarıdır. Belediyelerde görev alacak kişilerin ehliyetli, liyakatli ve vicdanlı kişilerden oluşması sorumluluklarını verimli olarak gerçekleştirilmesinin önemi günümüzde zorunluluk halini almıştır. Belediyelerin hizmet merkezinde, insan vardır. İnsanın bedensel, ruhsal ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması vizyonunu oluşturur.

Sonuç olarak Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insanın; Beden-Ruh ve Akıl sağlığı birlikte ele alınmalı, yapılacak olan sosyal çalışmalarda da bu önceliklere yer verilmesi gerekmektedir. Bu sosyal çalışmalarda sadece; bedenlerin doyurulup, giydirildiği ama, zihin ve ruhların boş bırakıldığı ya da olması gerekenlerle doldurulmadığı çalışmalar yapılırsa, o zaman; bencil, menfaatperest, hedefsiz ve sonuç olarak da sadece kendini düşünen insanların ortaya çıktığını göreceğimiz sonuçlar elde ederiz.
 
Eğer boşanmalar her gün artıyor, sokak çocuklarının sayısı her gün biraz daha çoğalıyor, madde bağımlılarının istatistikleri yükseliyor, kadın sığınma evlerinin yanı sıra, bir de erkek sığınma evleri de yapılmaya başlanıyorsa, o zaman her bir yöneticinin şapkasını önüne koyup bütün bunların hesabını iyi yapması gerekmektedir. Önemli olan, depremden önce önlem alabilmektir. Bu deprem bir de sosyal içerikli bir deprem ise, bu önlemler bütün nesilleri ve zamanları kapsayacak içerik ve kapsamda olmalıdır.

 
Yazımızı iki güzel söz ile bitirelim.
“Samsun‘da yaşamış ve 1950‘de vefat etmiş “Açık baş Ömer Efendi” namıyla maruf bir muallimin ibret dolu mısraları:
“Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat var iken.
Tut elinden düşmüşlerin, sana saadet yâr iken.
Kimseye baki değildir, mülk-ü devlet sim-ü zer*.
Bir harap olmuş gönlü tamir etmektir hüner!
* sim-ü zer; Gümüş ve altın.
Toplayın gül goncalarını şimdi zamanı varken,
Şimdi size gülen bir çiçek, yarın olacak bir diken.(Lord Byron)

 
Yaptıklarımızın da, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın da hesabının sorulacağını unutmamamız dilek ve temennileriyle, yeni bir yazıda buluşmak üzere. Selam ve dua ile…

Fahri SEVİMLİ


Yararlanılan Kaynaklar:

Ankara Büyükşehir Belediyesi Resmi İnternet Sayfası, www.ankara-bel.gov.tr
Ateş, Hamza (2009) “Sosyal Belediyecilik”, Çerçeve Dergisi, (Ocak).
Erol KAYA, Yerel Yönetimler Reformu ve Belediyelerde Yeniden Yapılanma,
Fikret EFE, Uygulamalı Sosyal Belediyecilik e-kent Modeli Boğaziçi Beldesi Örneği, Metropol Yayınları, İstanbul, 2008,
İrfan DEMİR, “Yerel Yönetimlerin Sosyal Politika Fonksiyonları Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi,
Keleş, Ruşen ve Bülent Duru (2008) “Ankara’nın Ülke Kentleşmesindeki Etkilerine Tarihsel
Bir Bakış”, Mülkiye Dergisi, (261).
Kesgin, Bedrettin (2011) “Kentsel Yoksulluğa ve Sosyal Dışlanmaya Karşı Yerinden ve
Yerel Müdahale Olarak Sosyal Belediyecilik”
Sosyal Belediyecilik nasıl olmalı? Fatih Kılıçarslan / Sosyal Hizmet Uzmanı
Uçaktürk, Tülay, Ahmet Uçaktürk ve Mehmet Özkan (2009) “Yerel Yönetimlerde Sosyal
Sorumluluk Bağlamında Sosyal Belediyecilik: Biga Belediyesi Örneği”, VI. Uluslararası
Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi, Çanakkale: 18 Mart Üniversitesi.

 

 
Makale

‘Yoksulluk Kültürü’ Yerine ‘Yoksulluk ve Zenginlik Adâbı’

Aydınlanma düşüncesi ile birlikte, daha önce var olan ‘insanı, tabiatı ve Tanrı’yı anlama’ derdi, ‘insanı, tabiatı ve Tanrı’yı kontrol etme’ye evrilmiştir. Böylece fizik, metafizik, matematik, kimya ve benzeri ne kadar (b)ilim varsa, hepsi bu yeni derdin enstrümanları olarak iş görmeye başlamıştır. Bu yeni derdin ürünü olarak iktisat, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi yeni (b)ilimler de devreye sokulmuştur. Şehirler de bu yeni dert ve enstrümanların en belirgin şekilde kendini gösterdiği zeminler olarak varlığını sürdürmüştür. Daha önce, bir ‘anlam’ dairesi içerisinde algılanan şehirler, yeni derdin ürünü olarak ‘kontrol’ dairesi üzerinden konumlandırılır olmuştur: ‘En iyi şehir, ruhu, kültürü, sanatı, estetiği, ahengi olan değil; en iyi kontrol edilen şehirdir’ artık!

Bu çerçevede, konumlandırma çabaları, şehri oluşturan aktörlerin de konumlandırılması sonucunu doğurmaktadır elbette. Francis Bacon’un ‘doğayı kontrol etmeyi refah ve mutluluk için ön şart’ (Whitfield, 2008: 163) olarak görmesine paralel bir şekilde, şehrin refahı için, bir şekilde şehrin aktörlerinin kontrol edilmesi, yani belirli bir konumlandırmaya maruz kalmaları gerekmektedir. Şehrin refahı dendiğinde ise zengin-yoksul ikiliği ister istemez akla gelmektedir. O halde, şehrin aktörlerinden ikisi olan zengin ve yoksul, şehirde nasıl konumlandırılmalıdır?

Evet, şehirlerde ama az ama çok yoksulluk var olmuştur ve olagelmektedir. Mesele, niye bu yoksulluğun var olduğu noktasında düğümlenmektedir. ‘Niye’ sorusu, varoluşsal bir soru olması hasebiyle, aynı zamanda bir zihniyet tarama sorusudur. Yoksulluk ile ilgili liberal zihniyet bu konuda keskin görüşler sergilemektedir ve hemen hemen tüm görüşler, ‘yoksulluk kültürü’ kavramsallaştırmasını çağrıştıracak şekilde serdedilmektedir.

Mesela Adam Smith’e göre yoksulluk, yoksulların kendi kusurlarıdır; kendileri yoksulluk üretmektedir. Çünkü yoksullar, yoksulluğu faziletli bir şey olarak algılamaktadır. Bu sebeple yoksulluğa düşen bir insan, yoksulluktan zevk bile alabilmektedir. Dolayısıyla yoksulluk, yoksulların kendi ellerinde yoğrulan bir meseledir (Smith, 2004: 240, 333; Smith, 1976: 138). Hal böyle olunca Smith, yoksulluktan çıkış yolu olarak, yoksulların zenginler gibi çalışmaları gerektiğini söylemektedir. Yoksa zenginlerden alıp yoksullara vermek, ahlâkî açıdan kabul edilebilir bir hareket değildir. Bu bakımdan, zenginden vergi ve benzeri yollarla alıp yoksullara vermek gibi devletin (veya diğer resmi kurumların) bir görevi kabul edilemez (Vaughan, 2009: 84, 89).

Friedrich A. Hayek, böyle bir dağıtım olması durumunu ‘kendinden iyi durumda olanlardan hoşlanmamak veya açıkçası kıskançlık’ (Hayek, 1995: 136) olarak addetmektedir. Hayek için gelirin dağıtımı (distribution) yoktur, varsa ancak gelirin dağılımından (dispersion) söz edilebilir (Hayek, 1999: 180). Çünkü kendinden işleyen bir piyasa adaleti vardır ve bu mekanizmada zenginlik dağılmaktadır. Bu kendiliğinden işleyen mekanizmaya/konuma müdahale etmek, zenginlere müdahale etmektir ki, bu en büyük adaletsizliktir.
 
Robert Nozick de benzer bir yerde durmaktadır: Başkalarının refahını sağlamak için yeniden dağıtım görevi üstlenilemez (Buchalan & Mathieu, 1986: 35). Çünkü zenginlerin varlıklarının alınıp mesela devlet eliyle yeniden dağıtılması, zenginleri ‘zorla çalıştırmak’ demektir (Erdoğan, 1999: 354). Bu ise, adaletsizliktir ve ahlâksızlıktır.
Liberal zihniyetin yoksulları konumlandırdığı alan, görülebildiği üzere, onları ‘sorunlu’ gören bir alandır. Sorunlu olanın, yeni sorunlu alanlar üretmemesi için ‘kontrol edilmesi’ en doğru olanıdır! Dolayısıyla liberal zihniyet için şehirde yoksulluğun varlığı, bir yandan yoksulların kendi sorunudur bir yandan da anlaşılabilir olmaktan çok ‘kontrol edilebilir’ olmak durumundadır. Aksi halde, yoksullar zarar verirler! Çünkü ‘yoksulluk kültürü’, böyle bir zemin yaratmaktadır! Bu bakımdan, mesela yoksullar ile ilgili herhangi bir (b)ilimsel çalışma yapmak, onları daha iyi anlamak için değil, daha iyi kontrol etmek için gereklidir.

Liberal zihniyetin bu tarz yaklaşımına sert bir eleştiri, neo-marksist bir yaklaşım olan bağımlılık teorisi üzerinden yapılmaktadır. Teori, yoksulluğun sebebinin geleneksel ya da kültürel bir zeminde değil, aksine egemen olanların zenginliklerinin uzantısında aramaktadır. I. Wallerstein’in merkez-çevre yaklaşımı üzerinden ifade edilecek olursa, merkezde olanların zenginlikleri sadece kendi iç dinamikleri sonucu değildir, çevreyi sömürmelerinden ileri gelmektedir. Çevre’nin insan gücü ve hammaddesi merkez tarafından ucuz bir şekilde kullanılmaktadır, yani sömürülmektedir. Bu anlamda çevre’dekiler, pazar konumunda ‘bağımlı’dırlar ve merkezin neye ihtiyacı varsa ona göre hareket etmek durumundadırlar (Kurt, 2009: 99). Bu yaklaşımın devlet bazındaki manası, sanayileşmiş ülkelerin daha da zenginleşmelerinin ‘geri-kalmış’ pozisyondaki ülkeleri sömürmelerinin ürünü olduğu şeklindedir. Bu sebeple bir yandan zenginleşme oldukça diğer yandan da yoksulluk artacaktır (Mapp, 2008: 13). Birey bazındaki karşılığı ise zenginlerin zenginliklerinin artması ile yoksulların daha da yoksul hale gelecekleridir. Bu yaklaşımın şehre uyarlanması da benzer olacaktır: Şehirdeki zenginlerin zenginlikleri, yoksulların sömürülmesinden kaynaklanır. Dolayısıyla bağımlılık teorisine göre, özetle, yoksulların yoksullukları kendi ‘kültür’ havzalarının ürünü olmaktan çok, hegemonik sömürücü kültürün bir sonucudur. Marksist ifade ile söylenecek olursa, kapitalizmin yapısal sorunudur; kapitalist kültür var oldukça, yoksulluk (gittikçe artan bir şekilde) var olacaktır. Marks, bu yapısal hali işçinin sömürülmesi üzerinden ele almakta ve şöyle demektedir: ‘İşçi, kapitalist kazandığı zaman zorunlu olarak kazanma[makta], ama onunla birlikte zorunlu olarak yitir[mektedir].’ (Marks, 2003: 16)     

Kanaatimizce iki görüş, haklı yönlere sahiptir ama haklı yönlerini aşırı genellemeler yaparak totalci bir yaklaşımla mutlak hüküm olarak ileri sürmektedir. Liberal zihniyet açısından bakıldığında, örneğin yoksulların bazı ‘risk alanları’na sahip oldukları doğrudur. Mesela, yoksulların, almış oldukları sosyal yardım ve benzeri destekleri istismar etmeleri ve bu destekler üzerinden hayatlarını devam ettirmeyi alışkanlık haline getirmeleri ve dolayısıyla tembellik ile karşı karşıya kalabilmeleri mümkündür. Ancak bu durum, liberallerin ileri sürdüğü gibi yoksulların yerleşmiş bir kültürü değildir, sadece yoksullar için bir ‘risk alanı’dır. Bu bakımdan, ‘muhtemel’, başka bir şeydir; ‘vaki olması’, başka bir şeydir. Bu sebeple düşünülmesi gereken nokta, muhtemel olanın vaki olmasını engelleyen bir ‘yoksulluk adâbı’dır.

Neo-markistlerin ileri sürdüğü görüş de ilk etapta haklı yönlere sahip görünmektedir. Zira bu görüşe göre, yoksulluk ‘dışsal’ sebeplerle ortaya çıkmakta ve devam etmektedir. Gerçekten de yoksulluğun sebeplerinden biri, yoksulların dışında bir alan ile ilgilidir. Ama ‘yoksulluğun sebeplerinden biri’dir sadece bu dışsallık. Yoksa bütün bütün sebepleri dışarıda aramak, liberallerin yoksulların risk alanlarının olduğunu görmeyen uç noktadaki duruşlarına karşılık, diğer bir uç noktada durmak anlamına gelmektedir. Böyle bir uç noktada durmak, bir şehrin ruhunun olmadığını ve belki de şehrin ölü olduğunu söylemekle eşdeğerdir. Zira bu uç nokta, şehirdeki zenginlerin ta baştan hepsinin kapitalist ve ruhsuz olduklarını ön-kabul olarak ele almaktadır. Hâlbuki örneğin (velev ki şehir kapitalist olsun!), şehrin içinde ‘konumlanan’ zenginlerin bir kısmının bile, örneğin zekâtlarını titizlikle verdikleri, üstüne fazlaca sadaka ve yardımlarda bulundukları biliniyorsa, burada totalci bir yaklaşım sergilenmesi hata olacaktır. Zira bir şehri kapitalist yapan esas unsur, zenginlerin ‘nasıl bir halet-i ruhiye içinde oldukları’, yani kendilerini nasıl konumlandırdıklarıdır. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken nokta, zenginliğin kapitalistlikle eşdeğer olduğu görüşü yerine bir ‘zenginlik adâbı’nın var olduğudur, olması gerektiğidir.

Bu noktada, kanaatimizce, yoksulları ‘yoksulluk kültürü’ riskinden uzak tutacak, zenginleri de kapitalist damgasından kurtaracak bakış, yoksulluğun da zenginliğin de bir adâbının olduğunu bilmek ve bu adâb üzere olmaktan geçmektedir.

İnsan, yardıma muhtaç olabilir, hatta yardıma muhtaç bir şekilde doğabilir. Bu durum, ‘insan olmak’ bakımından özsel bir sorun olarak görülemez. Sorun, yardım almayı hayat biçimi haline getirmek; yardım yapan aktörleri (devlet, belediyeler, sivil toplum, bireyleri vb.), bu hayat biçimlerinin devamı için istismar etmek, yani ‘risk alanından vaki alana kaymak ve oradan çıkmak istememek’tir.

Diğer taraftan, başka bir insan da zengin olabilir. Bu zenginlik, meşru yollardan olduğu müddetçe yine özsel anlamda sorun teşkil etmez. Ama zenginliği sömürü çarkının bir parçası olarak, yani gayr-i meşru olarak elde etmek ve bu tarz bir zenginliği, yoksullara yardım yapmak üzerinden sadece kendi zenginliğini devam ettirmek için bir nevi reklam ve güç aracı olarak kullanmaktır, sorunlu olan. Böylece zenginlik yolu ile, bir nevi diğer insanlar üzerinde hüküm sürmek söz konusu olmuş olur. İmam Gazâlî, bu tarz bir durumu ‘ilahlık eğilimi’ olarak görmektedir. Ona göre, insan ilah gibi eşsiz ve rakipsiz olmak ister. Ancak bu imkâna sahip olamayacağı için, böyle bir eğilimini dünyanın varlıklarına hâkim olmak suretiyle gidermeye kalkışır. Böylece insanlar üzerinde, mal çokluğu yolu ile bir hüküm sürme girişimi baş gösterir (Özel, 1995: 22). İşte sorunlu olan zenginlik budur.
Yoksulların ve zenginlerin bu tarz sorunlu alanlara düşmemeleri için gerekli olan şey yoksulluk adâbı ve zenginlik adâbıdır.

Yoksulluk adâbının bir yönü, yoksulların kendilerini ‘nasıl’ görmeleri gerektiği ile ilgilidir. Yoksul, yoksul olmanın ‘özsel’ anlamda kötü olmadığının idraki içinde olmalıdır ki, aşağılık kompleksi oluşmasın, bu sebeple de yoksulluk kanıksanmış olmasın ve içinden çıkılamaz duruma düşülmesin. Başka bir ifade ile yoksulda, yoksul olmanın kişiyi insan olmaktan, insanlıktan alıkoymadığı şeklinde özsel bir inanç gereklidir. Aksi halde yoksulluk patolojik bir hal alır ve asıl olması gereken ‘yoksulluktan kurtulma gayreti’ ve ‘çalışma şevki’ yok olabilir. Yoksulluk adâbının diğer yönü ise yoksulların, yoksul olmayanları ya da zenginleri nasıl görmeleri ve onlarla nasıl ilişki kurmaları gerektiği ile alakalıdır. Yoksul olan, veren elin alan elden üstün olduğunu bilerek ve mümkün olduğunca alan el olmaktan çıkma gayreti içinde bulunarak, veren elin verme fiillerini istismar etmemelidir ki, adâb oluşsun.
 
Zenginlik adâbında ise, zenginliğin ne olmadığının bilinmesi önemlidir. Bilinmesi gereken, zenginlik adâbının, maddi kazancın putlaştırılmasını, zenginliği zevk için tüketime dönüştürmeyi ve egoizmin tatmini olan bir zemin olmasını kabul etmediğidir. Mesela zenginlik adâbı, (Smith’in gördüğü gibi) servetin bir uygarlık durumu olarak (Yeatman, 2004: 81) görülmesini kabul etmez. Zira böyle bir uygarlık durumu, insanı sınırsız ve zapt edilemez bir fayda/kazanç temayülü içine getirmektedir. Bu, kazançtan başka hiçbir değer taşımayan ve Sombart’ın işaret ettiği ‘altına sahip olabilmek için ortaya konan amansız mücadeleyi ve para tutkusunu akla getiren (2008: 35, 40, 42) bir zenginliktir ki, buna zenginliğin putlaştırılması diyebiliriz. Zenginliğin putlaştırılması, beraberinde gelecek korkusunu da getirmektedir. Zira her put, yok-olucudur!

Bu anlamda Gazâlî, korkan insanın, kötümser olacağını, bu sebeple var olan ihtiyaçlarını karşılasa bile, uzun hesaplar yapacağını söylemektedir. Bu, insanın hatırına, ihtiyacı¬na yeten malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç du¬ruma düşebileceğini getirmektedir. Bir kere, bu hatıra gelmesi durumunda da insanın içine korku dolmakta ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi bir afet halinde başvurabileceği başka bir malı¬nın da olduğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik duy¬gusu nedeniyle, başka şey dindiremez olmaktadır. Böylece bu insan, geleceği için beslediği korkudan dola¬yı, sürekli uzun bir ömrü ve ihtiyaçları, malla¬rın afetlere maruz kalma olasılığını hesap edip durmaktadır. Sonuçta bu hal, bu insanın korkusunun tek çaresi ola-rak gördüğü, ihtiyaçtan fazla mal toplamakla neticelenmektedir (Özel, 1995: 21). Erich Fromm, Gazâlî’yi teyit eder bir ifade ile ‘korkak … insan, … korkak olduğu için birşeyleri tüketmek zorundadır’ (Fromm, 1996: 85) demektedir.

İşte bu sebeple zenginlik adâbı, tüketim hastalığını kabul etmez. Marks, biriktirmeyi liberal-kapitalist ahlâk için bir zevk olarak addetmektedir ve buna ‘perhiz teorisi’ adını vermektedir (Marks, 1982: 740-741). Ama artık söz konusu olan bir biriktirme değil, var olan (veya olmayan) herşeyin ‘harvurulup harman savrulması’dır. Zenginlik adâbı, bu tarz bir tüketim hastalığını reddeder; çünkü bu durum, Aristo’nun tabiri ile ‘kendisi için istenen bir şey’ yani ‘daha değerlisi olmayan’ anlamına gelmektedir. Ki bu, zenginlikle insan olmayı eşitleyen bir özsel hata olur. Platon’un gözüyle bakılırsa böyle bir hal/hata, ‘kölelik’tir, Tönnies içinse ‘kimliksizlik’tir. İşte zenginlik adâbı, bu tarz patolojilerden uzak olmayı gerektirir.

Bu çerçevelerden bakıldığında, eğer bir ‘şehir ruhu’ isteniyorsa, o şehrin sakinlerinden olan zengin ve yoksul kesimin ‘adâb’ üzere olması gereklidir. Çünkü adâb, anlamayı, anlamlandırmayı, kavramayı, kuşatmayı sağlar. Eskimeyen bir ifade olarak söylendiği üzere ‘edeb/adâb ile gelen lütufla döner’in işaret ettiği hususa bakıp, şehirdeki yoksulların ve zenginlerin ‘adâb üzere konumlandırılmaları’, geri dönüşler bakımından şehir için lütuf olacaktır. Lütufsa, içinde kültürü, sanatı, estetiği barındıran bir ruh halinin uzantısıdır. 

Faruk Taşçı, Yard. Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü

Bu yazı ŞEHİR DÜŞÜNCE DERGİSİNDE Yayınlanmıştır.


Kullanılan Kaynaklar
Buchalan, Allen & Deborah Mathieu (1986), “Philosophy and Justice,” Justice: Views from the Social Sciences, Eds. Ronald L. Cohen, New York, Plenum Press, p. 11-45.
Fromm, Erich (1996), Çağdaş Toplumların Geleceği, Çev. Gülnur Kaya & Kaan H. Ökten, İstanbul, Arıtan Yayınevi.
Hayek, Friedrich A. (1999), “Liberal Bir Sosyal Düzenin İlkeleri,” (Çev. Atilla Yayla) Sosyal ve Siyasal Teori: Seçme Yazılar, 2.bs., Ed. Atilla Yayla, Ankara, Siyasal Kitabevi, s. 171-185.
Hayek, Friedrich A. (1995), Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük II: Sosyal Adalet Serabı, Çev. Mustafa Erdoğan, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları.
Kurt, Abdurrahman (2009), İslam Çalışma Ahlâkı, Bursa, Emin Yayınları.
Mapp, Susan C. (2008), Human Rights and Social Justice in a Global Perspective: An Introduction to International Social Work, New York, Oxford University Press.
Marks, Karl (2003), 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev. Kenan Somer, Ankara, Eriş Yayınları.
Marks, Karl (1982), Capital-I, 3rd Ed., Trans. Ben Fowkes, London, Penguin Books.
Özel, Mustafa (1995), İktisat, Siyaset ve Din: Seçme Yazılar, İstanbul, Yeni Şafak Kültür Kitaplığı.
Smith, Adam (2004), The Theory of Moral Sentiments, Ed. Knud Haakonssen, UK, Cambridge University Press.
Smith, Adam (1976), An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations-I,  Ed. R.H. Campell & A.S. Skinner, Indiana, Oxford University Press.
Sombart, Werner (2008), Burjuva: Modern Ekonomi Dönemine Ait İnsanın Ahlakî ve Entelektüel Tarihine Katkı, Çev. Oğuz Adanır, Ankara, Doğu Batı Yayınları.
Vaughan, Sharon K. (2009), Poverty, Justice, and Western Political Thought, UK, Lexington Books.
Whitfield, Peter (2008), Batı Biliminde Dönüm Noktaları, Çev. Serdar Uslu, İstanbul, Küre Yayınları.
Yeatman, Anna (2004), “Social Policy, Freedom and Individuality,” Australian Journal of Public Administration, Vol. 63, No. 4, December, p. 80-89.

 
Makale

Esat Ertaç ERBESLER

Kent, içinde yaşayan herkesin ve bulunan her şeyin paylaşıldığı bir mekandır.  Çok yönlü planlama yaklaşımının gereği olarak planlama-plan değişikliği çalışmaları yapılırken herkesin ve her şeyin dikkate alınması gerekmektedir. Herkesten bir kesimde dezavantajlı gruplardır.  Kent hayatında dezavantajlı gruplar da bulunmaktadır. Kent mekanlarını yaşlılar, çocuklar, engelliler kullanmaktadır. Plan uygulamalarında bu grupların taleplerinin yeteri kadar dikkate alınmaması bir eksikliktir. Planlama-plan değişikliği çalışmaları sosyal sorumluluk bilincini dikkate alarak dezavantajlı grupların ihtiyaçlarını da düşünerek yapılmalıdır.

Çok yönlü planlama yaklaşımının gereği olarak dezavantajlı grupların kent planlarında dikkate alınması, sosyal adaleti tesis etmek, sosyal eşitlik ilkesine uymak aşağıdaki sorulara vereceğimiz cevapları kent planlamalarına uygulama ile mümkündür:
- Kent daha adil ve yaşanabilir mekan haline nasıl gelebilir?
- Eşitlik ve erişebilirlik kent planlamasına nasıl yansımalıdır?
- Sosyal sorumluluk bilinci ile yapılan kent planları nasıl olmalıdır?

Çok boyutluluk, insanın kendi dünyasını ve yaşadığı toplumu dikkate almayı içinde bulunduğu ortamı görmeyi gerekli kılmaktadır. Kent planlarına sosyal politika düşüncesinin katkısı bu açıdan çok önemlidir.

Toplumda her bireyin temel ihtiyaçlara ulaşabilecek asgari düzeyde refah seviyesinde yaşama hakkı vardır. Sosyal adalet ilkesi de buradan yola çıkarak, kent mekanlarındaki eşitsizliklerin giderilmesi üzerine kurulmuştur. Toplumsal değerlerin dağıtılması kadar bu dağıtım süreçlerini yönlendiren ilişkilerin de adil olması gerekmektedir.
Planlama faaliyetinin somut ve soyut değerlerden ve sosyal ilişkilerden bağımsız olmadığı görüş ve değerlendirmelerine paralel olarak, sosyal adalet kavramı da mekanla ilişkileri bakımından değerlendirilmeye başlanmıştır.

Yaşanan bu değişim süreciyle, kentsel hizmetlerin eşit olarak dağılımını sağlamak, kentte adil ve dengeli bir gelişme öngörmek ve toplumsal refahı arttıracak bir düzen oluşturmak planlamanın gereği haline gelmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre nüfusumuzun %12,29’unu oluşturan engelli vatandaşlarımızın kentsel planlama yapılırken düşünülmesi gerekir. Ancak birçok kentsel mekan ve hizmetin engelli bireyler, dezavantajlı gruplar gözetilmeden düzenlendiği görülmektedir. Bu durum engelli vatandaşlarımızı birilerine bağımlı kılmakta, sosyal hayat içinde sınırlandırmakta, engelini katbe kat arttırmaktadır. Ortaya çıkan olumsuzluğun giderilmesi planlama çalışmalarında gözetilmelidir.

Kent planlaması sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim alanlarını içermek üzere kamusal alan, mal ve hizmetlerinin, özürlü, korumasız ve mahrum kalmış bireyler için kolay ve hakça,  erişebilirliğini ve mevcudiyetini sağlaması gerekir. Aynı şekilde dinlenme, eğlenme ve spor amaçlı yeterli alan ve olanakların kolay ve hakça erişebilirliğini sağlaması gerekir.(Tekeli,2009)

Planlamada erişebilirlik yaklaşımının öncelenmesi olanakları sınırlı alanların kentsel işlevlere ulaşmasını sağlayacağı gibi, karanlık mekanların yer aldığı insanlık dışı yaşam koşullarını ortadan kaldırmış olur.(Ersoy,2009)

Günümüz dünyasında ülkelerin ve toplumların gelişmişlik ve kalkınmışlık düzeyleri değerlendirilirken dezavantajlı gruplara gösterilen özenle, bu kesime götürülen hizmetle ilişki kurulmaktadır. Ülkelerin gelişmesine ve kalkınmasına etki eden uygulamaların başında kentsel planlama çalışmaları gelmektedir. Bu nedenle kalkınmışlık ve gelişmişlik düzeyinin arttırılmasıyla kentsel planlama sürecinde dezavantajlı grupların dikkate alınması arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Dezavantajlı grupların başka kişilerin desteğine ihtiyaç duymadan kent hayatı ile bütünleşmelerini sağlayacak en önemli etkenlerin başında kent planlaması gelmektedir.

Şehir planlaması ülke ölçeğinden yerele kadar her türlü yerleşmede fiziksel ve mekansal düzenlemeye etki etmektedir. Kent planlama çalışması arazi kullanımının, üretim ve tüketim ağlarının, genel mekansal yapının belirlenmesi, öngörülmesi ve planlanması süreci olarak tanımlanmaktadır. Bunun yanında kent planlaması insan ölçeği ve standartlarında yapılmalıdır.

Kentte bulunan konut yerleşim alanları, çalışma alanları, yeşil alan, sosyal alt yapı ve benzeri yerler arasındaki bağlantı dezavantajlı grupların durumları unutulmadan tüm insanlara yönelik planlama çalışması yapılmalıdır.
Günümüz kentlerinde sadece dezavantajlı gruplar için değil tüm bireyler için engeller bulunmaktadır. Şehir mekanlarında engellilerin de rahat dolaşımını sağlayacak biçimde, yaşanabilirlik düzeyinin yükseltilmesi, bu mekanların erişilebilir ve kullanışlı olarak düzenlenmesi ile doğrudan ilgilidir. Bu nedenle toplumsal ve fiziksel çevrenin düzenlenmesi, planlama ve tasarım aşamasından itibaren, tüm engelliler dahil, bütün insanların kullanım ve erişebilirlik gereksinimlerini karşılayacak biçimde, erişilebilir ve kullanışlı olarak düzenlenmelidir.(Kaplan Hülagû, Yüksel Ülkü, Gültekin Burcu, Karasu Necdet, Çavuş Murat, 2011)

Planlamanın eşitsiz ve dengesiz gelişmenin kentlerde oluşturduğu sorunlar üzerine eğilmesi ve üst ölçekten başlayarak birbirini destekleyen bir karar mekanizması oluşturması gerekmektedir.

Avrupa kentsel şartı ve kent planlamasında eşitlik ve adalet ilkelerinin, ülkemizde yapılacak olan kent planlama çalışmalarında dikkate alınması gerekir.

AVRUPA KENTSEL ŞARTI VE KENT PLANLAMASINDA EŞİTLİK VE ADALET

Avrupa Kentsel Şartı, Avrupa Konseyi Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı'nda Mart 1992'de kabul edilmiştir. Şart diğerlerinden farklı olarak Hükümetlerin değil yerel yönetimlerin imzasına açılmıştır. Kentte yaşayan farklı sosyal gurupları dışlamayan bir perspektif ortaya koyan Avrupa Kentsel şartı, kent planlamasında bazı temel ilkelere vurgu yapar.

Her kentlinin en temel hakkı, kentteki tüm sosyal aktivite ve olanaklara, yaş, ırk, bedensel ve zihinsel kabiliyetlerine bakılmaksızın, kendi özgür iradeleriyle erişebilme hakkıdır.

Ancak, genel bir kural olarak kentlerimiz öncelikle ve elden geldiğince, mevcut çalışan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için imkanlar sunar.

Genellikle kentlerde göz ardı edilen konular arasında, hamile, çocuk, yaşlı, hasta ve özürlü insanların, kısa veya uzun süreli adaptasyon süreçleri bulunur.
Özel engelli kişilerin temel kişilik haklarını kullanabilmeleri, diğer kent sakinlerinin anlayış ve rehberliği ile mümkündür.

İLKELER

Kentlerin, herkesin her yere erişebilirliğini sağlayabilecek şekilde tasarlanması
Bütün ticari, idari ve kamu binaları, sosyo-kültürel, spor, sağlık ve dini faaliyetler, sokaklar, kamu alanları, kültürel, sosyal ve diğer aktivitelerin hepsi, özürleri ya da engelleri ne olursa olsun tüm yurttaşlar için erişilebilir olmalıdır.

Olabildiğince, bebeklere yüzme, özürlülere spor, kütüphanelerde çocuk bölümleri gibi değişik nüfus gruplarına yönelik faaliyetler düzenlenmeli veya belli zaman aralıklarının bu gruplara tahsisi sağlanmalıdır.

Ancak, kamu bina ve alanlarının gereksiz kullanımı, gerçek kullanıcılar için lüzumsuz rahatsızlıklar yarattığından, engelleyici önlemler pahalı veya gerçekdışı olmaktadır.

Buna bağlı olarak, yerel yönetimler; tüm yapılar, kamuya açık alanlar ve benzeri yeni alanlar için güvenlik ve kontrol birimleri oluşturabilir.

Aynı zamanda, kamu ve yarı kamu hizmet personeli, çeşitli engellerinden dolayı sıkıntı çeken yurttaşlarla ilgilenmek ve yol göstermek için eğitilmeli, kentlileri, daha az şansları olan diğer toplum üyelerinin varlığı hakkında zamanında bilgilendirerek, her şeye rağmen engelli kişilerle bütünleşebilmeleri ve hoşgörü gösterebilmeleri için gerekli politikaların geliştirilmesi sağlanmalıdır.
Özürlü ve hareket kısıtlılığı olan kişilere ilişkin politikaların, hedef gruplar için aşırı himayeci değil, toplumla bütünleştirici olması

Yerleşimleri özür ve engelliler için koruyucu kozalar biçiminde donatmak ve tasarlamak, ne mümkündür, ne de psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak tavsiye edilir. Aşırı korunaklı bir çevre yerine, çocukların, yaşlıların, özürlülerin, çevreleriyle uyum içinde, diğer tüm kentlilerle birlikte, toplum hayatının günlük yaşantısına katılımlarını sağlamak gerekir.

Aşırı himaye; sosyal devlet anlayışının özendirilmesine, ilgili grupların mücadelelerini engelleyici karşıt grupların oluşmasına, sosyal gruplar arası ilişkilerin bozulmasına ve olgunun reddedilmesine yol açar.

Aynı zamanda belli gruplara hitabeden benzer aktivitelere yoğunlaşmaktan kaçınılmalıdır.

Özürlüler ve azınlıkları temsil eden derneklerin kendi aralarındaki işbirliği ve dayanışması
Dernekler; özürlüler veya azınlıkları temsilde, haklarını korumada ve onların toplumla bütünleşmesini teşvik etmekte olumlu bir rol oynarlar.

Derneklerin gerek kendi aralarında, gerekse kent planlama, sosyo-kültürel, politik konulardan sorumlu diğer kurumlarla ve her grubun birbirleriyle olan fikir alışverişleri, belirli aralıklarla ve sürekli olarak devam etmelidir.

Yalnız projenin gelişimi ve uygulanması aşamasında değil, tasarım sürecinde de gerçekleşecek fikir alışveriş; sağlanacak hizmetlerin kalitesinin yükselmesini sağlar, yerel yönetimlerce benimsenen bütünleşme önlemlerinin etkinliğini artırır.

Söz konusu fikir alışverişi; sokakların, kamu alanlarının, ulaşım ve diğer kullanımların ayrıntı şemalarının çıkarılarak, yapı yönetmelikleri ve ruhsat başvurularını göz önüne alarak, kentsel çevreyi bir bütün olarak planlama kapsamında değerlendirmelidir.

Evler ve işyerlerinin engellilere uyarlanabilir biçimde tasarlanması

Sosyal yaşam sonsuz bir alışveriş ve çeşitli karşıtlıklardan oluşur. Tüm alanlar herkes için kolayca erişilebilir olmalı; yaşı, sağlık durumu ne olursa olsun her fert, işinde ve evinde olabildiğince güvende ve rahat hissedebilmelidir. Böylelikle her kentli, aktivitelerini sonuna kadar geliştirecek olanağa kavuşmalıdır.

Oysa ki; konutlar, işyerleri, mahalleler ve diğer ufak yerleşim üniteleri, genellikle, belli gruplar için oldukça uygunsuzdur.

Gençler için gerekli düzenlemeler arasında, ses izolasyonu, mahremiyet, oyun alanları ve güvenlik, yine gençler için (13-19 yaş grubu) buluşma yerleri, oyun alanları ve mahremiyet, yaşlılar için tecrit, güvensizlik, ulaşım güçlüğü gibi durumların azaltılması, buluşma yerleri ve çeşitli kurumlar aracılığıyla rehberlik hizmetleri, özürlüler için uygun ulaşım olanakları, tuvaletler, yavaş veya güç yürüyen, duyma veya görme özürlülerin fiziksel özürlerini azaltmak için teknolojik araçların geniş olarak kullanımı sağlanmalıdır.

Seyahat, iletişim ve kamu ulaşımının tüm insanlar için erişilebilir olması

İnsanların ve malların serbest dolaşımı, temel kişisel haklardan olmakla birlikte, toplumun bazı grupları için seyahat ve iletişim bir sorun olmaya devam etmektedir.
Söz konusu haklar, yaşlarından, bedensel veya zihinsel yeteneklerinden, dil bilgisi ve yerel geleneklerden kaynaklanan engelleri olan grupları da kapsar. Bu nedenle, bu kişilerin değişik olanak ve faaliyetleri kullanımı, evrensel resimli anlatımlar, tercümeler, yaya ve bisikletliler için yollarda uygun işaretlemeler, azınlıkların yoğun olarak dilin pratik kullanımı konusunda eğitimi ve yeni, etkili kullanıcı-uyumlu danışma sistemlerinin kullanılması aracılığıyla teşvik edilmelidir.

SONUÇ

Dezavantajlı grupların ihtiyaçlarını gidermek için kent planlama çalışmalarında şu hususlar dikkate alınmalıdır:
- Öncelikle planlama dezavantajlı grupların hareketlerini kısıtlamayacak şekilde yapılmalı. Unutulmamalı ki sağlıklı insanların kullandığı her mekanı dezavantajlı gruplarda kullanmaktadır. Hatta pozitif ayrımcılık uygulanarak kent planlaması dezavantajlı gruplara göre yapılabilir. Çünkü engelli kişilerin kullanabildiği her mekanı diğer insanlarda rahatlıkla kullanabilmektedir.
- Kamu alanları planlanırken dezavantajlı grupların kamu hizmetlerinden en rahat bir şekilde yararlanabileceği uygun planlamalar yapılmalıdır.
- Planlama çalışmalarında ulaşım kararları alınırken dezavantajlı grupların hiç kimsenin desteğine ihtiyaç duymadan kullanabilmelerine önem verilmelidir.
- Planlama çalışmalarında dezavantajlı grupların ulaşılabilirlik imkanlarına engelleyecek hususların yer almaması gerekmektedir.
- Planlama çalışmalarında bulunan kişi ve kurumların dezavantajlı gruplar hakkında bilgili olmaları, sosyal adalet ve eşitlik ilkesi gereği sosyal sorumluluk bilinci ile çalışmalarını tamamlamaları gerekir.
- Kent planlamasının yapılandırılması sürecinde dezavantajlı gruplara dönük sağlıklı kararların alınabilmesi için engellilerin aileleri ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımlarına dikkat edilmelidir.
- Kent planlamasında dezavantajlı gruplar açısından temel hedef “engelsiz fiziksel çevreler oluşturmak”, “mevcut çevrelerin niteliğini iyileştirmek” ve “erişebilirliği arttırmak” olmalıdır.

Şehir planlamanın niteliği dezavantajlı grupların yaşam standardını doğrudan etkilemektedir. Şehir planlaması sürecinde planlama esasları belirlenirken plancılar dezavantajlı grupların beklentilerini, ihtiyaçlarını, kent hizmetlerine ulaşımlarını dikkate almak zorundadır. Sayılan bu hususlar dikkate alınmadan yapılan planlama çalışmaları neticesinde ortaya çıkan kentsel mekan dezavantajlı grupların kentsel hizmetlere erişiminde, kentsel mekanları kullanmasında sosyal adalet ve eşitlik ilkelerine uymayan sonuçlar çıkarılabilir. Bu nedenle şehir planları sosyal sorumluluk bilinci ile yapılmalıdır.


Kaynakça:
- Ersoy Melih, Kentsel Planlama 2012
- Kaplan Hülagû, Yüksel Ülkü, Gültekin Burcu, Güngör Can, Karasu Necdet, Çavuş Murat, Yerel Yönetimler İçin Ulaşılabilirlik Temel Bilgiler Teknik El Kitabı, 2011
- Tekeli İlhan, Plancının Meşruiyetini Oluşturmada Etik Sorunlar, Akılcı Planlanmada Bir Denetim Projesi Olarak Planlama, 2009

 
Makale

“Sabahaddin Zaim’in Ahlâk ve Zihniyet Dünyası”nı ortaya koymak, evvela insanın yaratılışında var olan yönlerini izah etmeyi gerektirmektedir. Çünkü insanın yaratılışında ahlâk ve zihin önemli bir yere sahiptir.    

* * *

İnsanın yaratışında üç temel yön dikkat çekmektedir. Bunlar kalbî yön, aklî yön ve fiilî yöndür. Bu üç temel yön, iyi veya kötü, güzel veya çirkin, doğru veya yanlış olsun, her insanda bulunmaktadır.  

İnsanın kalbî yönü, ahlâkla bağlantılıdır. Ahlâksa güzel veya kötüdür. Güzel ahlak, kalbin selîm olması demektir; kötü ahlak, kalbin çürük olması demektir. Yani kalbî yönün tezahürü olan ahlâk, iyi veya kötü bir hüviyete sahip olma potansiyeline sahip bulunmaktadır. Bunun içindir ki “iyi ve güzel ahlâklı” olmak da mümkün olabilmektedir, “kötü ahlaklı” olmak da. 

İnsanın aklî yönü, ilim ve bilgiyle, yani zihniyetle bağlantılıdır. İlimse faydalı veya faydasızdır. Faydasız ilim, ilim sahibine ve çevresine müsbet katkısı olmayan ilim demektir. Faydasız ilim, bir ilimdir, ama adı üstünde “faydasız”dır. Bu sebeple faydasız ilim, elektrikle irtibatı olmadığından dolayı ortalığı aydınlatamayan ampule benzetilebilir. Ampulün görünüşü ne kadar güzel olursa olsun, yanmadığı müddetçe faydasızdır.  Faydalı ilimse, berrak ve saftır. 

İnsanın diğer yönü olan fiilî yönü de faaliyet alanı/yaşantısı ile bağlantılıdır. Yaşantı ise, ya iyidir ya da kötüdür. İyi yaşantı, her zaman sonuç iyi olmasa da en azından işin başlangıcında iyi niyetle hareket edilen yaşantıdır. Kötü yaşantı ise, kötü niyet sahibi olunan yaşantıdır.   

İnsanın bu üç temel yönü içerisinde ahlâkî yönü, insanın hem bilgi (yani zihin) dünyasını hem de faaliyet dünyasını (yani yaşantısını) şekillendirmektedir. Tohum, ağacın gövdesini ve dallarını, gövde ve dallar da meyvelerini ortaya çıkarmaktadır. İşte tohum, insanın ahlâkî yönüdür; gövde ve dallar ise zihnî yönüdür ve meyveler de faaliyet yönü yani yaşantısıdır. Bu sebeple, bir insanın ahlâk dünyası, o insanın zihin dünyasını anlamak bakımından pek mühimdir. Yani insanın ahlâkî yönü tam manasıyla bilinmeden, onun zihnîyetini hakkıyla idrak etmek pek de olanaklı olmamaktadır. 

* * *

O halde “Sabahaddin Zaim’in ahlâkî yönünün kaynağı nedir?” şeklinde bir soru soralım ki “Sabahaddin Zaim’in zihin dünyası nasıldır? şeklindeki diğer sorumuz da anlamlı olsun.

Zaim’in ahlâkî yönünün yani güzel ahlakının kaynağında “dua” saklıdır. Bu hakikat, Zaim’e güzel ahlakı ile ilgili yapılan iltifatlar karşısında, “Bize atfettiğiniz bu haller, büyüklerimin yaptıkları dualardandır” demek suretiyle bizzat kendisi tarafından beyan edilmiştir. Böylece Sabahaddin Zaim, hayır dua alıp, hayırlı iş yapan ve kendisine hayırlı dualar yapılan kişi olmuştur. Sürekli su ile yani dua ile beslenen fidanın kuruması mümkün müdür? Sürekli su ile beslenen, aşılanan ve budanan fidanın meyve vermesi kadar doğal ne olabilir ki? Yani dua, Sabahaddin Zaim’in ahlâk dünyasının beslenmesi, aşılanması ve budanıp filizlenmesi ve meyve vermesi için gerekli olan temel kaynaktır. 

Sabahaddin Zaim’in ahlâkî yönü ile ilgili ikinci husus, almış olduğu duaları, karşılık beklemeden samimî ve ihlâslı bir şekilde insanlığın faydasına vesile olacak işlerde kullanmasıdır. Çünkü karşılık beklemek, alış-veriş yapmak gibidir. Parayı vermek, bunun karşılığında mal almak gibi. Esasında bu durum meşru yollardan olduğu müddetçe ahlak-dışı değildir. Ama ahlâkın zirvesi, sürekli vermeyi gerektirmektedir; yani kâmil bir ahlâkta, almak yoktur. Pınar, dağa da pınardır taşa da pınardır; kurda da pınardır, kuzuya da pınardır; dosta da pınardır, düşmana da pınardır. Pınar sürekli akar durur, sürekli verir; hiç almaz. İşte Sabahaddin Zaim’in ahlâk yapısı, sürekli vermek üzere kurulu bir yapıdır. Veren el’in üstünlüğünü tatmış bir yapıdır.

Fakat Sabahaddin Zaim, asla yük veren olmamıştır. Onun ahlâkında yük vermek değil, yük almak vardır. Sakarya Üniversitesi İktisat Fakültesi Kurucu Dekanlığı döneminde bile, dekan olması, elinde okulun resmi makam arabasını kullanma imkânı bulunması ve kendisini seven talebelerinin sayıca çokluğuna rağmen, İstanbul-Sakarya arasındaki gidiş-gelişlerinde toplu taşıma araçlarını kullanmıştır. Hiçbir talebesine yük olmamıştır. Çünkü Sabahaddin Zaim, yük veren değildir, yük alıp taşıyandır. Güzellikleri dağıtan, etrafına ışık saçan ve sıkıntıları (yani yükleri) taşıyandır. 

Bir yandan sürekli vermek bir yandan da yükleri almak gibi bir ahlâkî yönü olmasına rağmen, Sabahaddin Zaim’de gurur ve kibirden herhangi bir eser görülmediğini belirtmek gerekmektedir. Tam tersine, O’nda tevazünün güzel örneklerini bulmak mümkündür. Hayatının son dönemlerinde hasta olmasına rağmen, Alibeyköy’ün gecekondu bölgelerinde garip gureba ile iftar yapması bunun en açık delillerinden sadece biridir. O’nun tevazusu, bir mecliste kendisinin malumu olan bir meselede dahi “ben biliyorum” hâlinden çok uzakta bulunmasından da anlaşılabilmektedir.     

İşte bu ahlâkî yapısından dolayı, Sabahaddin Zaim, kalb-i selim sahibi birisidir. Yani kalbinde kötüye ait bir niyet ve istek olmayan, iyiye yönelik güzel arzuların ve işlerin olduğu bir kalbe sahiptir. Bu kalb-i selimliğinden dolayıdır ki güzel ahlâklıdır.  

* * *

Şöyle bir soru akla gelebilir: Peki ahlâkî yönü bu şekilde olan her insanın zihin dünyası Sabahaddin Zaim gibi olabilmekte midir? 

Sorumuzu şu şekle sokalım: Neden bugün hâlâ Sabahaddin Zaim’den bahsetmekteyiz de bir başka vefat etmiş profesör gündemimizde değildir?

Sorumuzu şöyle tamamlayalım: Sabahaddin Zaim’in zihin dünyası nev-i şahsına münhasır mıdır? Eğer öyleyse bu nev-i şahsına münhasırlık nereden gelmektedir?

 

Zira, kalb-i selim olmadan akl-i selim olunamamaktadır. Akl-i selim olunamayınca da zihin dünyası bulanık hâl arz etmektedir. Bu sebepledir ki akl-i selim olmak, kalb-i selim olmaktan geçmektedir. Sadece rasyonel anlamda meseleye bakıp “akılcı olmak”, ancak insanı ve özellikle bir ilim ehlini “pragmatik”, “çıkarcı”, “çatışmacı” ve “statik” bir zihin dünyasına itmektedir. Pragmatik, çıkarcı, çatışmacı ve statik zihin dünyasına sahip olan bir ilim ehlinin istikamet sahibi, yani gerçek manada bir disiplin sahibi olması mümkün değildir. 

Bu çerçeveden bakılınca Sabahaddin Zaim’in istikamet sahibi bir ilim ehli olduğu rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Çünkü hiçbir şekilde Sabahaddin Zaim, pragmatik, çıkarcı, çatışmacı ve statik bir zihne bürünmemiştir. Böyle olduğu içindir ki, “Kim olursa olsun, hangi kurum olursa olsun davetlerine, yardım taleplerine cevap veririm” diyebilmiştir. Bu sözünü de kâh bir Türk-İş İşçi Koleji’nde ders vermek suretiyle, kâh bir Koç Holding’te danışmanlık yapmak suretiyle kâh bir gönüllü kuruluşa katkı yapmak suretiyle her alanda uygulamaya koymuştur. Bu kişi veya kurumlarla pragmatik, çıkarcı, çatışmacı ve statik bir zihin algısı içinde ilişki kurmak yerine, “faydalı olanı aktarmanın mesuliyeti” gereğince hareket etmiştir. Dolayısıyla Sabahaddin Zaim’in zihin dünyasında “öteki” diye bir ayrıştırmayı aramak beyhude bir çaba olur.     

Fakat Sabahaddin Zaim’in zihin dünyasında “öteki” yoktur demek, “gelenek” yoktur demek anlamına gelmemektedir. Zaim, bir gelenek sahibidir. Kök saldığı toprağı olmayan bir ağacın var olması imkânsızdır. Ancak gelenek sahibi olmak, “gelenekli” olmak demektir, yoksa “gelenekçilik” demek değildir. Akl-i selim bir zihin dünyası, temelsiz binanın olamayacağını bilen bir zihin dünyasıdır. Bu anlamda geleneğine sahip çıkmaktadır. Böyle bir zihin dünyasına sahip olanlar, geleneğin şekil ve formlarını putlaştırmadıkları için gelenekçi değil, geleneğin “aslını” içselleştirip zamanın ihtiyaçlarına uygun kalıplar üretebilmeleri bakımından geleneklidirler. İşte Sabahaddin Zaim, tam bir geleneklidir, gelenekçi değildir. Yani zamanın gereklerini bilen ve bu gerekleri gelenekle bütünleştirebilen biridir Sabahaddin Zaim; ariftir.         

Sabahaddin Zaim’in zihin dünyasının diğer bir özelliği, zihninin insanlığa “vakıf olması”dır. Sabahaddin Zaim, insanlığa vakfolmuştur. İnsanlığa vakfolmuş olmasının iki manası bulunmaktadır. Birincisi, Sabahaddin Zaim, insanlığa “vakıf olmuş”tur. Yani insanlığın geçmişten içinde bulunduğu zamana kadarki süreçteki hallerine, yaşayışlarına, sıkıntılarına, sorunları ve çıkış yollarına vakıf olmuştur, yani “anlamış”tır. Bundan dolayı, hakiki âlim sınıfındandır. Vakfolmanın ikinci manası ise; bu anlamanın getirmiş olduğu bir sonuç ve bir zorunluluk olarak, Sabahaddin Zaim insanlığa vakfolmuştur; yani kendisini insanlığa “adamış”tır; herşeyiyle. 

İşte bu sebeplerle, Sabahaddin Zaim, insanlığın lehinde ve aleyhinde olanları anlamış, anlamanın getirmiş olduğu yükümlülükle de insanlığa kendisini adamış bir zihin dünyasına sahiptir. 

Sabahaddin Zaim, öte yandan zihnini “kendisi için” zaman ve mekân ayırarak meşgul eden biri değil, aksine zaman ve mekânını da insanlığa vakfetmiş biridir. O, kendisine ait zamanı olmayanlardandır. Zamanı da vakıftır onun. Onun kullanmış olduğu zamanlar, kendisi dışındakilerin “rahat zaman” geçirebilmeleri için vakfolmuş zamanlardır. Oğlu Halil Zaim’in nakli şöyledir: “Gerek okuldaki ve gerekse evdeki çalışma odasına biri girdiğinde; hangi işi yaparsa yapsın, hemen işini bırakır ve odasına girenle ilgilenirdi. Odasına giren kişi, onun en önemli işi olurdu. Varsa onun sıkıntısı, o sıkıntıyı kendi sıkıntısı bilir ve sıkıntıyı giderinceye kadar uğraşırdı.” 

İşte Sabahaddin Zaim’in ahlâk ve zihniyet dünyasının özeti genel hatları ile bu şekilde ifade edilebilir.  

* * *

İlim ehlinden biri, “arkada hayırlı eser bırakmayanlara rahmet okumanın yazık” olduğunu söylemektedir. Sabahaddin Zaim, rahmet okumakla yazık edilmiş olan (yani rahmet edilmemesi gereken) biri olmanın aksine, rahmet okumanın okuyana da şeref kazandırdığı biri konumundadır. 

Allah kendisine rahmet eylesin.


 
Makale

 alt

 

 

Abdullah ÖNAL

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

     İçinde yaşadığı toplumla kurduğu/kurmak zorunda olduğu ilişkilerde insan,  pek çok problemin hem nedeni hem de kaynağı kendisi olduğu halde sonucu ve sonucundan doğrudan etkilenenidir. Bu kadar basit ifade edilebiliyor gibi görünen bu ilişkinin reel hayatta çok karmaşık şekillerde ve çeşitli formlarda gözlemlenmesi mümkündür. Bu yönüyle Sosyal siyaset, birçok problemi, problemin tespiti ve çözümünü gündemine alan bir disiplin olarak kabul edilebilir. Sosyal siyasete ilişkin yapılan tanımlamalarda geniş ve dar anlamda olmak üzere iki türlü açıklama eğilimine rastlanır.  Dar anlamda Sosyal Siyaset; sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan salt ekonomik kaynaklı sorunların çözüm beklenen mercii iken, geniş anlamda Sosyal Siyaset toplumsal yaşamın/sosyal olanın mâruz kaldığı tahribatların tümünün tespit-çözümleme-çözüm şeklinde işlemesini öngören bir süreci dikkate alan, böylesi bir yöntemle bu nevî tahribatları merkezde tutan/gündemine alan bir disiplindir.  Bu çalışmada da konunun irdelenmesi, geniş anlamda Sosyal Siyaset tanımının kabûlü ile gerçekleştirilecektir.

     Richard Senett, bazı konuşmalarından derlenen “Karakter Aşınması” isimli eserinde; yeni kapitalizmde çalışma hayatının kişilik üzerindeki etkilerini saygı, rutin, esnek, risk, sürüklenme gibi sosyolojik olguları merkeze alarak incelemektedir. Sosyalin zorunlu bir parçası olan bu tür sosyolojik bir çözümleme manzumesinden, özelde iş yaşamı inceleniyor olsa dahi, belki de bir alt yapı-üst yapı tanımlamasının da gereği olarak tüketim kültüründen aile içi ilişkilere kadar birçok alana ilişkin bulgular elde edilebilir veya buradaki yöntem mezkûr alanlar için kullanılabilir.  

     Meselenin özü itibariyle incelenen konular ile buna bağlı olarak süregelmiş ve süregelecek sorunlar Rutin ve Esnek arasındaki ilişkinin zorunlu bir sonucudur. Bu ilişki biçimi zaman zaman dolaylı; çoğunlukla ise direkt olarak seyretmektedir. Senett’in de keskin bir dönüşüm anlamına gelmediğini ifade ettiği yeni kapitalizmdeki “yeni” ifadesinin karşılığı olarak kullandığımız “eski”nin, bir başka deyişle önceki piyasa koşullarının gerektirdiği üretim örgütlenmesinin en belirgin biçimi olan rutinden esneğe geçişin en önemli değişkeni teknolojidir.  Bu teknolojik değişim, emeğin üretim sürecindeki rolünü ciddi biçimde etkilemiş ve değiştirmiştir.  Bütüne denk gelmeyen bir değişimin öznesi olduğuna ilişkin bir çıkarsama çok iddialı olsa da, bütünün çok az bir kısmını kapsadığı yönünde bir iddia da en az ilki kadar eşik üstüdür. Teknoloji, birçok yaklaşımın merkeze aldığı bir değişim öznesidir. Aynı şekilde; “yeni”nin kurumsallaşmış ve kendi kurumlarını oluşturmuş birçok siyasal sisteminin varlığını etkilemiş, değiştirmiş, bu kurumlara alternatif önermiş veya dayatmış olan küreselleşmenin varlığının önemli bir nedeni olarak teknolojiyi görmek düşünsel sahada çok yaygın bir kabuldür.

     Çalışma hayatında emeğin, insanda var olması ve sonuçları itibariyle onun üzerinden toplumsallaşıyor olması nedeniyle teknoloji (salt sosyolojik ya da psikolojik olamayan; daha kuşatıcı olması itibariyle) sosyo-psikolojik bir kırılmaya sebep olmaktadır. Teknolojinin ve gelişim seyrinin bu anlamda iş yaşamını direkt etkileyen ve ondan direkt etkilenen ancak sosyolojik birer kurum olarak iş yaşamının dışında kalan formlar üzerindeki etkilerini görmeye çalışacağız. Teknolojinin bağımlılığa dönüştüğü eşikten itibaren ise bu formlar üzerindeki tahribatlarını izleyeceğiz.

     Teknoloji, etimolojik olarak Latincede “yapma-sanat” anlamına gelen “Techne” ile “bilgi” anlamına gelen “logic”  öbeklerinin birleşiminden oluşmuş bir kavramdır. Dolayısıyla kavram sosyolojik olarak;  hayatın her bölümünde daha pratik bir alan için eşyanın işlevselleştirilmesi bilgisi şeklinde ifade edilebilir. İşlevselliğinin tahribata dönüştüğü ânın eşiği kabul ettiğimiz bağımlılık da buradan hareketle; bu bilginin öznesi ile ilişkisinde (teknolojinin) muktedir oluşu ve gittikçe özneleşmesi olarak değerlendirilebilir.

Teknolojinin başat bir rol oynadığı rutin-esnek geçişi/ilişkisinde, Senett tarafından çalışma yaşamının koşulları irdelenirken kimi farklılıklar çalışma hayatını merkeze yerleştirir şekilde ele alınır. İş yaşamında klasik üretim örgütlenmesi, buradan hareketle rutin; tekdüzelik, tanımlanabilirlik, iş ve iş dışındaki hayatın doğrusal akışı, yılların değiştirmediği iş tanımı-yeri- zamanı şeklinde gerçekleşir. Yeni üretim örgütlenmesi ve buradan hareketle esnekte ise her an değişebilir iş tanımı/yeri/zamanı, iş ve iş dışındaki yaşamın da bu tanımsızlığa bağlı olarak zorunlu-değişken bir yapısı vardır. Esneğin doğasını belirleyen bu değişkenlik, sürprizi reddeden rutinin aksine sürprizin mutlaklaştırdığı bir şekil alır.

     Adam Smith’in “rutin, insan aklını öldürür” şeklindeki olumsuzlaması,  rutine yönelik eleştirilerin tekdüzelik ve yabancılaşma etrafında gerçekleşiyor oluşunun bir tür özetidir. “İnsan kendi iradesinin motorizasyonuyla zorunlu bir makineleşme süreci yaşar” şeklinde formüle edilebilecek bir eleştiri ağının muhatabı olmuştur rutin. Piyasanın teknolojik değişime bağlı zorlayıcılığının yanı sıra rutinin de zararını tazmine yönelik esneğe geçiş başlamıştır. Bu geçiş süreci, insanın zaman - mekân üzerinde âtıl-irade kalışını ve bu yönüyle yeniden yabancılaş(tır)ma yorumlarını beraberinde getirmiştir. Aynı şekilde bu süreçte teknolojik gelişmelerin farklı ahlaki normlar dayatmasına muhatap olan insan, iş yaşamını merkeze alan bir tanımlamayla kurumsal sadakatin azalması, kurumsal bilginin zayıflaması gibi sorunların da muhatabı olmuştur. Bu geçişi iş yaşamı evresinde yoğunlaştıran Senett’in çıkarsamaları bu alana terk edilemeyecek kadar değerlidir.

     Yeni teknolojinin işçideki karşılığı vasıfsızlaşma olurken, iş yaşamının dışındaki formlarda yaşam ahlakının demode olması, ahlaki örgütlenmede vasıfsızlaşma(itibarsızlaşma) ve temelde ebeveynin çocuğuyla kurduğu ilişkide dahi “esneğin ahlakına” karşı rutinin akışının “ahlaksızlığına” sürüklenme ile karşı karşıya kalma olarak ifade edilebilir. ( Buradaki “ahlaksızlık” ifadesi esneğe rutinin zararlarını tazmin edici rolü yüklenmesinin zorunlu sonucu olarak esneğin karşısında konumlandırılan iyinin/ahlakın dışında kalması gerekiyor ön kabulünün gerektirdiği şekilde kullanılmıştır.)

     Konuya ilişkin yönerge bağlamında denilebilir ki; klasik dönemde, kendi döneminin bilgi seyrine paralel teknolojik gelişmeler ve mevcut teknolojik yoğunluk bir rutini gerekli kılıyordu. Yaşamın içerisinde var olan teknolojik varlık hâlihazırda kendi rutinini oluşturmuştu. Yeni döneme geçildiğinde ise, kendi döneminin bilgi seyri ile kurduğu ilişkide olabildiğine doğurgan ve bağımlılığa dönüştüğü ölçüde istilacı bir hâl alan teknolojik gelişmeler meydana geldi. Bu nev’i gelişmeler; esneğe inancı, bu inanca bağlı olarak da eylemi zorunlulaştırıp dayatmaya başladı. Klasik dönem, devrin teknolojik varlığı ve buna bağlı olarak rutin ile yeni dönem, bu dönemdeki teknolojik istila ve dolayısıyla esnek arasında diyalektik bir gerçeklikten söz edilebilir. Zira “teknolojik bağımlılıktan” söz ettiğimiz anda, yeni dönemin esneği ve bunun varlığına duyulan (neredeyse mutlak) inancın doğal bir sonucu olarak “esneğin rutinleşmesi” gerçeği belirginleşmeye başlar. Bu diyalektik ilişki ise medikal bir ifadeyle birçok boyutu olan bir hastalık olarak değerlendirilebilecek  “teknoloji bağımlılığına” (sonuç-sentez boyutuyla) işaret eder.

     Teknoloji bağımlılığının işlendiği çalışmalarda( sempozyum, konferans, dergi, makale) genel olarak konu Psikiyatrik bir yaklaşımla ele alınıp, konu ile ilgili Medikal tanımlamalar yapılmaktadır. Yaklaşımlarda uyuşturucu ve diğer zararlı maddelere bağımlılık gibi değerlendirmekten daha fazlası gerekmektedir. Çünkü bu konu ile ilgili çalışma yapanlar arasındaki yaygın kanaat; teknoloji bağımlılığının sınırları kesin olarak çizilemeyen, tespiti zor olan bir bağımlılık türü olduğudur. Ama şu bir gerçek ki bu bağımlılık türü, belirgin olarak bilgi yoğunluklu teknolojik alanlarda ve bu alanın ürünlerinin iletişim özelliği ile çok boyutluluğu birleştiren araçlarında (internet, telefon vb.) çok daha kolaylıkla fark edilebilmektedir.

     Şu bir gerçek ki bu bağımlılık türüne ilişkin konuşurken, teknoloji ile kurulan ilişkide kullananın nesneleştiği ve kullandığının özneleştiği bir durumdan ve bu durumun ahlaki dayatmalarından söz ediyoruzdur aynı zamanda.

     Konu hem tespit hem çözüm bağlamında multi-disipliner bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.  Geniş anlamda sosyal siyaset tanımının zorunlu bir sonucu olarak bu alanın da kapsamına giren “teknoloji bağımlılığı” ile toplum arasındaki ilişki birçok yıkımın ve norm değişiminin alanı olma potansiyeline sahiptir. Bu yorum ise teknolojik gelişmenin hızı ve kendisini kontrol edeni kontrol edebilirliğinin artışı dikkate alındığında, bir sonraki ana kadar hep biraz daha eksik kalacaktır. Teknoloji ve bu denli bir hızdan söz ederken bunun hiç de şaşırtıcı olmaması gerekir. Bu ise durumun ne denli dikkate şâyan olduğunun bir başka göstergesidir. Bu konuya ilişkin yürütülen çalışmalarda yapılan yorumların karamsarlıklarına tepkiler de gelişebilmektedir. Durumun vehâmet debisinin gün geçtikçe arttığı yönünde bir bulguya sahip değiliz, haddizâtında mevcut gelişimin kendisi de vehâmet olarak değerlendirilemez, bu şekilde mutlu olmanın yolları aranmalıdır minvalindeki “bırakınız yapsınlar” cı yorumları da dikkate alarak yapılacak bir değerlendirme; kaygıların teknolojinin kendisine değil, bağımlılığa dönüştüğü eşikten sonraki aşamaya yönelik olduğunu açıklığa kavuşturmalıdır. Bu tarz bir değerlendirme, teknolojiyi kökten reddedip kaba, primitivist bir yaşama dönme şeklinde bir talebin mevcut olmadığını, teknolojinin kullanılırlığının değil, yol açtığı tahribatın tazminine yönelik yolların ve sosyo-politik bir yorumla ortaya çıkmasının engellenebilirliğinin çaresinin araştırılması kaygısı taşıdığı açıklamasını da gerekli kılmaktadır.

     Sosyal bir varlık olan insan, bu boyutuna bakan yönüyle yoğunluğu artan ve azalan duygusallık hallerinde psikolojik kontrol edebilirliğini yitirdiği bir takım durumlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Genel olarak bağımlılık şeklinde tanımlanabilecek bu durum birçok formuyla belirginleşebilirken, 21. Yüzyılda teknoloji-yoğun toplumun teknoloji-kuşatılmış bireyi bunun belki de zorunlu bir sonucu olarak “teknoloji bağımlılığı” olarak ifade edilen birçok nedeni ve sonucu olan bir problem ile karşı karşıya kalmıştır.

     Bizim yaklaşımımıza göre;  rutinin hâkim olduğu klasik dönemin teknolojik yoğunluğunda, teknolojik gelişmeler insanlar arası ilişkilere direkt müdahalede bulunabilecek bir nitelik taşımıyordu. Kendi toplumsal hakikatlerine paralel, insanın toplumsal varlığını ve yapma/oluşturma bilgisini aşan şekilde gerçekleşmiyordu ve dolayısıyla sadece var olan rutin oranında olumsuzluktan söz edilebilirdi. Örneğin: Güvercinlerin, ulakların haberleşme aracı olarak kullanıldığı dönemden, telgraf vb. araçların kullanıldığı döneme kadar devrinin siyasal sistemlerinin dönüşümüne bağlı olarak gerçekleşen değişimlerin dışında, araçların kullanımında toplumsal bir yaygınlık olmaya başladığı zamanda da toplumsal olanı tehdit etme potansiyeli taşıyan tüm sorun, insanın bu araçlar ve araçların işlevi ile kurduğu ilişkide bir rutinin var oluşuydu. Bu örnekten hareketle, haberleşme aracının toplumsal ilişkilerde ve toplumsal yarar adına kullanımda yerinin ne olduğuna ve ne için kullanılacağı bilgisinin sabit oluşuna ve aracın “toplumsalın aracı” oluşuna bağlı olarak bir rutinden söz edilebilirdi.

     Esneğin hâkim olduğu yeni dönemde ise bilgi ve teknolojik gelişme arasındaki doğurgan, aynı zamanda değişken hızlılığın ve yine iletişim ihtiyacının karşılanmasında kullanılan telefon, internet vb. araçların toplumsal konumlandırmalarının ne olduğuna yönelik bir değerlendirme yapmak çok güçtür; çünkü bilginin sınırlarını zorlayıcı ve dahi bu sınırların görünürlüğünü ciddi oranda tahrip edici bir teknolojik değişim ve birikmenin varlığından söz ediyoruz. Bu teknolojik ve hızlı değişim var olan ahlaki yapıyı tahrip edici boyutu aşıp kendi normlarını dayatır bir hal almıştır. Dolayısıyla insan ve insanlar, bırakın buradaki aracın/araçların konumunu tespit etmelerini, kendi konumlarını dahi tespit etmelerini zorlaştıran, iradeyi atıllaştıran zorunlu bir esnekliğin muhatabıdırlar. Kaba bir ifadeyle “rutinde” var olan araçlar insanın iletişim ihtiyacını gidermeye yönelik, konumu belirli olan birer araçtı yalnızca.  Esneğe gelindiğinde ise var olan araçlar, iletişimin kendisini merkeze alarak ikili veya çoklu “topluluklara” ihtiyaç duyup, bu insanları iletişime bağımlı kılarak insanı araçsallaştırıyor. İlkinde insan iletişim için araca ihtiyaç duyarken ikincisinde ise araç iletişimin varlığı için insana ihtiyaç duymaktadır.

Esnekliğin yeni dönemdeki mevcut zorunluluğu biçim olarak klasik dönemin toplumsal rutinine benzemektedir. Çünkü esneğin teknolojik değişim ve gelişimine paralel zorunluluğu toplumsal ilişkilerde bunun varlığına duyulan kesin inanç veya esneğin bu sürekli ve hızlı değişimde kendisini değiştirilemez olarak dayatması biçim olarak rutindir. Bu denli hızlı bir değişimin sonucu olan değişken araçlar sürekli olarak belli davranış biçimleri geliştirip var olanı değiştirmekte ve kendi normlarını dayatmaktadırlar. Klasik dönemde belli bir yerde görüşüleceğine dair bir sözleşme-ahitleşme halinde belirlenen vakitte orada olmak tüm diğer değişkenler sabit iken “güven” esaslı ahlaki bir davranış biçimiydi. Yeni toplumsal kurguda ise söz konusu ahitleşme görüşülecek zamanın hemen öncesinde bile bunun değiştirilmesi ihtimalini taşımaktadır. Yine bu örnekte, hızlı ve değişken iletişim şeklinin söz konusu “güven” esaslı ahlaki davranış biçimini tehdit-tahrip ettiği ve yerine kendi davranış biçimini “norm” olarak dayattığı gözlemlenmektedir. Başka bir ifadeyle güven, yeni toplumsal kurguda riske biraz daha yaklaşmıştır da denebilir. Ama bu örnekte hiçbir şekilde klasik dönemin “güven”inden söz edilemez artık. İçerik olarak değişkenlik sürekli var iken bu değişkenliğin mutlaklaşması biçim olarak rutinleştiğini gösterir. Yani “teknolojik bağımlılık” klasik dönemdeki rutinin yeni dönemdeki esnekleşmeden sonra içerik olarak esnek fakat biçim olarak rutin olan bir dönemin sorunu haline gelmiştir. Bu şartlar altında insan ve insanlar biçim olarak rutinin kendi iradeleri üzerindeki donuklaştırıcı etkisiyle karşılaşırken içerik olarak ise kontrol edilemez esneğin tahribatının muhatabı olmaktadırlar.

 

*İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Çalışma Ekonomisi Ana Bilim Dalı Lisansüstü Öğrencisi.

Kaynakça

Tuna, Orhan ve Yalçıntaş, Nevzat (1988) . Sosyal Siyaset. İstanbul: Filiz Kitabevi

Şenkal, Abdulkadir  (2011). Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika. 3. basım İstanbul: Alfa Yayınları

Senett, Richard (2002). Karakter Aşınması-Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri. (Barış Yıldırım, çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Campbell, Marilyn (2012). Technology and Social Networks: Cyber Bullying: A world-wide problem. 6-7 Nisan 2012 İstanbul, 1. Uluslar arası Teknoloji Bağımlılığı Kongresi’nde sunulmuş bildiri

Bayraç, H. Naci; “Yeni Ekonominin Toplumsal, Ekonomik ve Teknolojik Boyutları” , Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 1, Haziran 2003

Özlem, Doğan; “Teknoloji İnsani Amaçlar İçin Araçtır” , Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 8, Bahar 2002